(Melis Alphan / Hürriyet – 18 Temmuz 2016)

15 Temmuz gecesi ‘mahsur kaldığımız’ dost evinde, gökte ilk kez martıların çığlıklarını ezen bir gürültü var; F-16’ların çıkardığı patlama sesleri.

İki köprünün de trafiğe kapatıldığı, Ankara’da tankların caddelere indiği haberleri geliyor.

Henüz 40’larında olanımız, “İnsan hayatına kaç darbe sığar?” diye isyan ediyor.

Ben kilitleniyorum. “Olamaz. Değildir. Başka bir şeydir” diye gevelemek dışında cümle kuramıyorum.

Derken birkaç saat içinde tanklar, tüfekler, uçaklar sokakları kan gölüne çeviriyor.

Biz evin farklı köşelerine dağılmışız; birimiz balkondan F-16’ları izliyor; bir diğerimiz elinde kumanda zaplayıp duruyor; 8 aylık bebeğinin yanına dönemeyenimiz ise bir yandan eve gitmenin yollarını arıyor, bir yandan da “Yazık bu ülkeye” diye kahroluyor.

Çalıştığı CNN Türk’e gitmeye çalışan eşimi birkaç kez arayıp ulaşamazken televizyonda askerlerin kanala baskınını izleyip dehşete kapılıyorum.

Sonunda 10 saniyeliğine de olsa konuşabiliyorum. “İyiyim. Ama gelirken benzinlikte saldırıya uğruyordum” diyor; çok anlamasam da o anda sesini duyup rahatlıyorum. Sonra olayın detayını öğreniyorum: Bağcılar’da benzin alırken istasyona iki minibüs dalıyor. İçlerinden bir grup iniyor ve “Kim benzin alıyor lan!” diye bağırarak sopalarla arabalara vurmaya başlıyorlar. O sırada eşim pompayı arabadan çekip kaçıyor. Hızlı davranmasa, olabilecekleri düşünüp dehşete kapılıyorum.

Tam o sırada Hürriyet’in foto muhabiri Selçuk Şamiloğlu’nun dağılmış yüzünün fotoğrafları geliyor. Sonradan öğreniyoruz ki köprünün üzerindeki vandallar Selçuk’u darp ediyorlar, “Bunu köprüden atalım, kurtulalım” diyenler oluyor; öyle bir şiddet ayini ki bu, polis bile Selçuk’u ellerinden
çekip alamıyor.

O gece de, ertesi gün de bitmek bilmiyor.

Köprünün üzerinde tank, sivil bir motosikletliyi havaya uçuruyor…

“Bu nasıl olabilir? 12 Eylül’de bile bunu yapmadılar” derken TBMM bombalanıyor!

Bir grup vahşinin köprünün ortasında askerleri kemerle dövdüğü görüntüler sosyal medyaya düşüyor. Ardından videolar geliyor; “4 tanesini öldürdük, sonuncu kaldı. Vurayım içim rahatlasın” diyor vandallardan biri.

Polis sorgularının videoları paylaşılıyor. “Soysuz, köpek, vatansız, köpek” mesajlarıyla millet meydanlara çağrılıyor.

Sabah saatlerinde arkadaşımdan gelen mesaj kaosun boyutunu gösteriyor: “Yardımcımızın çocuğunun arkadaşı öldü. Anadolu yakasında bir grup otobüsü durdurmuş; ‘Hepiniz inin, biz sivil polisiz’ demiş. Herkes inmiş; bu çocuk ‘Ne bilelim sizin sivil polis olduğunuzu’ diye itiraz ederken, biri ‘Şimdi anlarsın’ diyerek sopayı çocuğun beline indirmiş. Çocuğun kaburgaları kırılıp ciğerine battığı için sabaha karşı öldü.”

Darbe ihtimali ortadan kalkıp sular durulduktan sonra gecenin gazını almış Trabzonsporlu bir yönetici sosyal medyada ‘darbeci askerlerin eşlerinin milletin ganimeti’ olduğunu yazıyor.

“Eşleri” deniyor, “ganimet” deniyor. Bir tane şuursuzun lafı olsa da, “Acaba bu şuursuzlar kaç kişi?” diye düşünüp korkuyorum.

*

Darbe tehlikesi atlatılmış olsa da, yeşeren ve giderek boy atacağını tahmin ettiğim linç kültürü ve bunun şeriatik yapısı beni korkutuyor. Kalabalık psikolojisinin ağır bastığı her yerde hukukun, yurttaşlık etiğinin rafa kalkacak olmasından ve bunun tolere edilmesinden korkuyorum.

Darbenin alt edilmesine demokrasi adına sevinirken, linç kültürünün yeşermesine üzülmeyenler karşısında şok geçiriyorum. Zira biliyoruz ki, linç kültürünün olduğu yerde etiketlemeyle başlayan süreç öldürmeye kadar gider; linç korkusu ise insanları kendi kendini koruma tedbiri almaya iter. Bu en basitinden bireysel silahlanma, o da daha fazla kan, daha fazla ölüm demektir.

Tanıl Bora’nın ‘Türkiye’nin Linç Rejimi’ kitabında yazdığı gibi, “Linç ve linç tehdidi, hukuksal düzeyde suç olmaktan öte, medeniyet kaybıdır. ‘Millet olma’ bilincinin pekişmesine sevinenler arasında, ‘toplum olma’ ve ‘insan olma’ bilincinin erimesinden rahatsız olan da çıkar mı?”

Çıkar mı sahiden?

Pek göremedim de.