(Şanver İsmailoğlu / Bianet – 15 Ağustos 2016)

Peki doğa sizi kaç kez daha uyaracak? Tümüyle bir yok oluşa dolu dizgin giderken, sizi bu politikalarınızdan vazgeçirmek ve akl-i selime davet etmek için daha ne yapmak gerekiyor?

Haftasonu televizyonlarda bir kaç dakikalık bir haber: Bartın’ı sel aldı. Dereler taşıp binaları yıkmış, otomobilleri önüne katıp sürüklemiş. Halk çaresizlik içinde ne yapacağını bilemez halde. Bu, Batı Karadeniz Bölgesinde ve Bartın’da yaşanan ilk sel ve heyelan hadisesi değil elbette. Son olmayacağını söylemek için de kahin olmaya gerek yok.

1998 yılında Aşağı Filyos Vadisi-Karabük- Bartın- Alaplı ve yakın yörelerinde yaşanan sel ve heyelanların son olmayacağını söylediğimizde ve ayrıntılı rapor yazıp yetkilileri uyardığımızda da kahin olmadığımız gibi!

Olaydan bir yıl sonra, Çaycuma Köprüsü’nün yıkılıp insanların ölülerine dahi ulaşamadığı hafızalarda tazeliğini koruyor hala. Ama sanırım yakınlarını yitirenlerin hafızalarında sadece! Üzülerek söylüyoruz her defasında; birileri için bunlar bir istatistikten ibaret!

Aşağı Filyos Vadisi orjinal yatağı bir devlet kurumu olan MTA mühendislerinin, yıllar önce ayrıntılı olarak hazırladıkları “Arazi Kullanım Potansiyel Haritalarına” göre asla yerleşime açılmaması gerekiyordu. Buna rağmen potansiyel taşkın alanları ve yöredeki dere yatakları, merkezi ve yerel idarelerin günlük politik çıkarları için yerleşimlere açıldı. Yatırımlar planlandı, dere yatakları daraltıldı ve suyu tutabilecek ormanlık araziler yok edildi. Tüm bunlar 1998 yılında Aşağı Filyos Vadisinde, Karabük-Bartın- Alaplı- Mengen ve yakın yörelerinde can ve mal kayıplarına yol açan sel ve heyelanların ana nedeniydi.

Bu alanlarda alınan bütün yatırım kararlarının iptal edilmesi gerektiği, özellikle Bartın’da belirli bir topoğrafik kotun altında yapılaşmaya kesinlikle izin verilmemesi ve yerleşim planlamalarının tarihsel hidrolojik veriler dikkate alınarak yapılması gerektiği defalarca yazıldı, söylendi.

Refah-Yol İktidarı döneminde, Zonguldak’ın Filyos Vadisine taşınma planlarını ve o sıralarda bölgede yapımı haylı ilerlemiş olan Saltukova Havaalanı’nın üzerinin, 1998 yılındaki selde 1 metre su altında kalmasını, olaydan birkaç ay sonra artık başbakan omayan Tansu Çiller’e hatırlattığımızda cevabı : “Tüh tüh! Onu da mı yanlış yapmışız” olmuştu.

Geçmiş yıllarda, bu denli hasar yaratan doğa olayları ile neden aynı sıklıkta karşılaşmadığımız sorusu, olayların nedenleri hakkında bizi bazı ipuçları ile buluşturacaktır. Bu aynı ölçekte doğa olayları olmadığı anlamına gelmiyor kesinlikle. Bu, doğa tahribatının son yıllarda artan bir ivme ile sürmesi ve yapılaşmanın riskli alanlarda yoğunluk kazanması ile birebir ilişkilidir. Geçmişte aynı ölçekte gerçekleşen ama bu denli hasar yaratmayan doğa olayları haber değeri taşımıyorlardı doğal olarak.

15-20 yıl öncesinde bu denli hasar yaratan doğasal olaylar, televizyonlarda birinci haber olur ve haber bültenlerinde 3-4 gün tazeliğini korurdu. Şimdi ise ilk haber olamadıkları gibi, 3-4 dakikada geçiştirilip, meşhur “yaraları sarma” politikamızın şefkatli kollarına havale edilmekteler!

Doğayı hoyratça sömürmeyi ve en kolay kar edilecek anlayış ve politikalarla yok etmeyi amaçlayan ve asla doymak bilmeyen yok edicilerin, uyguladıkları doğa düşmanı politikaların yol açtığı yıkımları saklamakta ve olağanüstü doğa koşulları ile ilişkilendirmekteki marifetleri de bilinmez değil.

Geçen yıl Bodrum’da yaşanan sel olayında ve benzer birçok olayda yetkililerin; her zamanki dezenformasyon taktikleri ve sorumluluğu üzerlerinden atmanın en kepaze haliyle söyledikleri: “500 yıldır böyle yağış görülmedi” söylemi bunun en çarpıcı örneğidir. Konuyla ilgili kurum olan Devlet Su İşleri bile, son yüz yıllık yağış değerlerini ancak simulasyonla hesaplayabiliyorken, yetkililer, 500 yıllık yağış ortalamalarını bilebiliyor. Aldatmanın ve halkla alay etmenin zirvesi.

Karadeniz Bölgesi’nin bütününün (özellikle doğusu), jeolojik, topoğrafik ve klimatolojik özellikleri nedeniyle, dünyanın sel ve heyelanlara en yatkın bölgelerinden biri olduğunu, kaç iktidara, kaç defa daha söyleyeceğiz! Bunu yerbilimleri okuyan her öğrenci bilir. Ama iktidarlar bir türlü öğrenemedi.

Bartın'da yaşanan sel felaketi sonrası heyelan nedeniyle kapanan Bartın-Kastamonu karayolunun ulaşıma açılması için başlatılan çalışmalar sürüyor. Amasra ve Kurucaşile ilçelerinde yaşanan sel felaketi sebebiyle ulaşıma kapanan karayolunun üzerindeki birçok köyde toprak kaymaları ve heyelanlar meydana geldi.  ( Yalçın Çelen - Anadolu Ajansı )

Fotoğraf: Yalçın Çelen – Bartın/AA

Bu bölgelerde planlanacak projelerin, yerleşim planlamalarının bilime ve tekniğe mutlaka uygun olması gerektiğini, ormanlık alanların korunmasını ve arttırılmasının gerekliliğini, dere yataklarının paleotopoğrafik yapısının asla ve asla değiştirilmemesini, oralarda ne amaçla olursa olsun hiçbir yatırıma asla izin verilmemesi gerektiğini ve bu bölgede doğaya müdahele ederken kırk defa düşünmemiz gerektiğini daha ne kadar anlatacağız.

Hadi bizi dinlemiyorsunuz… Peki doğa sizi kaç kez daha uyaracak? Tümüyle bir yok oluşa dolu dizgin giderken, sizi bu politikalarınızdan vazgeçirmek ve akl-i selime davet etmek için daha ne yapmak gerekiyor?

Doğayı ve doğal yaşamı yok ederek insanlık çok sağlıklı olmasa da bir süre daha elbette yaşayabilir. Ama nasıl ki doğaya uyum sağlayamadıkları için binlerce canlı türü artık yaşamıyor, insanlığın da kaderi benzer bir seyir izleyecektir. Atmosferde yaşanan ısı artışı ve doğal olayların sıklıkla felakete dönüşme süreci tersine döndürelemezse, insanlığın neslini sürdürebilme şansı da kalmayacaktır. İnsan doğanın bir eseridir ve onsuz yaşama şansı yoktur.

Bu geri dönüşü olmayan gidişatı daha da yakıcı hale dönüştüren uygulamalardan süratle vazgeçmek gerekiyor. Gelişmekte olan ülke statüsü sığınılacak bir argüman değildir.

Darbe girişimi ile ülke yangın yerine dönmüşken, doğaya darbe planlarından, yangından mal kaçırma anlayışından vazgeçmek gerekiyor.

18 Ağustos 2016 Salı günü TBMM bir torba yasayı oylayacak. Bu pakette “Madde 70” de var. Bu madde geçerse, yatırımların ‘stratejik gerekliliği ve aciliyeti’ bağlamında, zaten mevcut olan hukuksuzlukların ve mevzuat eksikliklerinin önü daha da açılacak, doğanın talanı yasal hale gelecek. Bu yolla, zaten sınırlı olan ve sesi sürekli kısılan ekolojik mücadele pratiklerinin yerle yeksan edilmesi sağlanacak, doğa tamamen yok edicilerin olmayan insafına terkedilecek. “İnşaat ya resulallah” anlayışı ülkenin bütün derelerini, ormanlarını, kıyılarını, denizlerini, ovalarını, yaylalarını teslim alacak, nükleer, termik denen ‘stratejik’(!) projelerle, doğayla birlikte insanlığın da katline ferman olacak!

Nazım Usta ‘dan:

Çınarı yıkmak için 
baltayı köküne vururlar. 
evi yıkmak için 
sokarlar kundağı temele. 
Kartal uçmaz olur 
kanadı kırılınca. 
düşünebilir miyiz 
başımız vurulunca? 

Onlar köküdür memleketin, 
dallara yürüyen su 
bu kökte saklıdır. 
Onlar umudun temeli, 
onlar kanadı hürriyetin, 
halkın aklıdır. 

Kaç kere kaç yerde baltalandı kök 
yürümez oldu su 
dallar kurudu. 
Kırıldı kanat 
öldürdüler aklı; 
Ve sonra yolladılar insanları salhaneye. 
Çünkü böyledir 
asrımızın gerçeklerinden biri.