(Can Atalay / T24 – 26 Ağustos 2016)

3. Köprü gibi kentin fiziki ve beşeri coğrafyasını esastan değiştirecek büyüklükte “mega projeler” ulaşım projesi tülünün arkasına saklamaya çalışan bir üst akıl hukuka karşı hile yoluna başvurmaktan çekinmemiştir…. 3. Köprü penceresinden hukukun korku ve sefaletine bakmak tarihe not düşmek için değil, ‘geleceğimizi haklarımızı nasıl kazanabiliriz?’ sorusunu açık yüreklilikle sorabilmek için gereklidir.

Türkiye’nin içinden geçtiği bu karanlık, bu zor günlerde “yine mi doğa moğa, yine mi hukuk mukuk” diye homurdananlar çokça olacaktır.

Herkesin gözleri önünde adım adım tüm devlet mekanizmalarını ele geçiren bir tarikat mürşidinin yeltendiği saray darbesini kendisini anayasal hiç bir sınırla bağlı kalmadan, bir asli kurucu iktidar gibi davranarak, parti devleti inşa etmek için bir fırsata dönüştüren iktidar memleketi ve bölgeyi kavururken, kuşkusuz haklıdırlar.

Ancak, o üç heceli dörtlünün (eşitlik, özgürlük, kardeşlik ve adalet) yolunda yürüme kararlılığının biricik umudumuz olduğunda anlaşıyorsak, yurttaşlığı geri kazanmak için 26 Ağustos sabahı hukuk penceresinden 3. Köprü’nün rezaleti ve sefaletine bakalım:

2009 yılında yürürlüğe giren, gerek İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş gerekse de dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından İstanbul’un Anayasası olarak takdim edilen “1/100.000 Ölçekli İstanbul Çevre Düzeni Planı’nda yürürlüğe giren İstanbul Çevre Düzeni Planı’nda” 3. Köprü yoktur.

2009 onanlı “anayasal” plan ve notlarında 3. Köprü’nün bulunmaması bir yana, İstanbul’un gelişiminin doğu batı aksında olması gerektiği; kuzey güney aksında gelişen bir İstanbul’un nasıl felaketlere neden olacağı uzun uzun anlatılmakta, İstanbul’un zaten sınırlı olan su kaynakları ve zaten ekolojik kriz cenderesindeki doğal varlıkların yine ve bir kere “ateş ve beton ile imtihanı” tümü ile reddedilmektedir.

2009 onanlı İstanbul Çevre Düzeni Planı’nda benimsenen “sürdürülebilirlik ilkesine” göre kentsel büyüme gelişme ile “doğal sistemlerin taşıma kapasitesi” arasındaki ilişkinin önemli olduğu vurgulanmış, anılan ilişki çerçevesinde kentsel büyüme sonucunda yerleşmeye açılması olası alanlar belirlenmiştir. 3. Köprü ve bağlantı yolları asla yerleşmeye açılması olası alanlar arasında belirtilmemiştir.

3. Köprü ve bağlantı yolları 2009 onanlı 1/100.000 ölçekli Çevre Düzeni Planı plan raporunda Doğal Yapı Tolerans Derecelendirmesi Haritası’nda ve İstanbul İlinde Toleranssız Alanların Yoğunlaştığı Bölgeler Haritası’nda gösterildiği gibi; “Toleranssız Alan” ve “Sınırlı Toleranslı Alan” olarak belirlenen bölgede yer almaktadır.

Toleranssız Alan, barındırdığı doğal özellikler ve yapısı nedeniyle yapılaşmadan kesin bir şekilde uzak tutulması gereken alanları ifade ederken; “Sınırlı Toleranslı Alan” ise sınırlı insan faaliyetine (düşük yoğunluklu kullanımlar – tarım, rekreasyon vb.) izin verilen alanlar olarak tanımlanmaktadır.

2009 onanlı İstanbul Çevre Düzeni Planı’nda dava konusu bölgede yer alan orman alanının korunması gerektiğini belirtilmekte ve plan raporunda (s.345) orman alanlarının yapılaşma baskısı altında olduğu ifade edilerek bu baskının giderilmesi ve orman alanlarının ve su havzalarının korumacı bir yaklaşımla yapılaşmadan uzak tutulması gerektiği, küresel ölçekte yaşanan iklim değişikliği karşısında orman alanlarının korunmasının önemi ile birlikte orman alanlarının ve su havzalarının korunması, yapılaşma baskısından uzat tutulması gerektiği vurgulanmaktadır.

2009 onanlı İstanbul Çevre Düzeni Planı kararlarına göre 3. Köprü ve bağlantı yolları doğal bir koruma alanıdır ve bu yönüyle alandaki doğal varlıkların bütünlüğünün korunması sağlanmalı, bu yönde sürdürülebilir bir planlama yaklaşımı geliştirilmesi gereklidir.

2009 onanlı Çevre Düzeni Planı’nda “ne 3. Köprü ne kentin kuzeyinde yapılacak bir 3. Havalimanı yoktu”, kentin kuzeye doğru gelişmesinin yanlışlığı 2009 tarihli “anayasal” olarak tanımlanan normun temel yaklaşımıdır.

Davul ve zurna ile ilan edilen bu 1/100.000 ölçekli planın üzerinden henüz bir yıl geçmişken AKP dönemi Türkiye hukukunun şah eserlerinden birisi daha icat (!) edilerek, İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi’nin  16.06. 2010 tarihli toplantısında ise, 1/100 000 ölçekli planın  Plan Uygulama Hükümleri üzerinde değişiklik yapılmış; oy çokluğu ile meclisin onayından geçen bu değişiklikle, Plan Uygulama Hükümleri’nin “Plan’da ölçek sebebiyle gösterilmeyen ulaşım sistemi projeleri, plan’ın bütünlüğüne ve ilkelerine uygun olarak alt ölçekli plan çalışmalarında değerlendirilecektir.” biçimindeki  8.4.9.1. maddesinde  yer alan “ölçek sebebiyle” ibaresi iptal edilerek, madde, “8.4.9.1. Plan’da gösterilmeyen ulaşım sistemi projeleri, plan’ın bütünlüğüne ve ilkelerine uygun olarak alt ölçekli plan çalışmalarında değerlendirilecektir.”  biçimine getirilmiş; yeni bir madde olarak da, “8.2.17. İlave Boğaz Geçiş ve güzergahları alt ölçekli planlarda değerlendirilecektir.” hükmü eklendi.

Yalın ifadesi ile 3. Köprü’nün (ve 3. Havalimanı’nın, Karayolu Tüp Geçişi’nin, Kanal İstanbul’un) İstanbul’un doğal varlıkları için bir felaket olacağını temel bir husus olarak saptayan 2009 onanlı İstanbul Çevre Düzeni Planı’nın “değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek” temelleri hiçe sayılmıştır.

3. Köprü gibi kentin fiziki ve beşeri coğrafyasını esastan değiştirecek büyüklükte “mega projeler” ulaşım projesi tülünün arkasına saklamaya çalışan bir üst akıl hukuka karşı hile yoluna başvurmaktan çekinmemiştir.

Anılan İBB Meclis Kararı, bizzat karar metnindeki Şehir Planlama Müdürlüğü’nün 12.04.2010 tarih ve 2010-S/TN:2863390 sayılı yazısından anlaşıldığına göre, Şehir Planlama Müdürlüğü, söz konusu yeni plan uygulama hükmü ilavesi talebi ile ilgili olarak olumsuz görüş bildirmesine karşın tesis edilerek arazi kullanım kararları ile ulaşım kararlarının bütünselliği bozulmuştur.

2009 Onanlı Çevre Düzeni Plan Hükümleri’nin 8.4.9.1. maddesinden “ölçek sebebiyle” ibaresinin çıkarılmasıyla, 1/100.000 ölçekli planda yer almayan ve hatta planın reddettiği ulaşım kararlarının ve ilave edilen  “8.2.17. İlave Boğaz Geçiş ve güzergahları alt ölçekli planlarda değerlendirilecektir”  hükmü ile de, mevcut  boğaz Köprülerinin yarattığı geri dönülmez tahribatlar  açıkça göz ardı edilerek, üst ölçekli planda yer almamasına karşın, alt ölçekli planlarla, sadece gündemde olan 3. Boğaz Köprüsü’nün ve Karayolu Tüp Geçişi’nin değil,  istendiği anda 4, 5, 6 ve benzeri  Boğaz geçişleri ve çevreyollarının da    hayata geçirilmesinin yolu planlama ilkeleri ve hukuk hiçe sayılarak açılmıştır. (Anılan İBB Meclis kararı ile ilgili açılan davanın akıbeti 2010 referandumu sonrası idari yargının hali ile ilgili bir yazının konusu olsun)

Siyasal iktidar tarafından daha bir yıl önce İstanbul’un “anayasal planı” olarak takdim edilen 1/100.000 ölçekli Çevre Düzeni Planı 2010’da delik deşik edilmiş ve plan olmayan bir planlama, hukuk olmayan bir hukuk ile doğal varlıkların yağmasında bir eşik daha aşılmıştır.

“Anayasayı bir kere delmekle bir şey olmaz” fikriyatının devamı 1/25.000 ölçekli Kuzey Marmara Otoyolu ile ilgili idari yargı kararları ile vücut buldu.

Neo-liberal yıkıcılığın karşısında “burası durdurma makamı değil” veciz sözünde ifadesini bulan teslimiyet ve korku mahkeme kararlarının temel motifi oldu.

1/25.000 ölçekli Kuzey Marmara Otoyolu ile ilgili imar planının iptali istemi ile açılan davada İstanbul İdare Mahkemesi “kamu arazilerinde 2000 yılı öncesi gecekondulaşma süreci benzeri yapılaşmaların günümüz şartlarında gerçekleşmeyeceği göz önünde bulundurulduğunda” ifadesi gibi insan aklı ile dalga geçen cümleler ile hukukun nasıl bir yol açma aracı olarak kullanılabileceğinin örneği olmuştur.

İstanbul İdare Mahkemesi’nin “hükme esas alınabilecek nitelikte” bulduğu bilirkişi raporunda (özellikle 109 ve 110. sayfalar) 1. ve 2. köprülerin “beraberinde yapılaşmayı” da mümkün kıldığına ilişkin hiç bir kuşkuya yer bırakmayan saptama sonrasında ” ..günümüzde planlama ve imar işlemlerinde (hukuki araçlar, teknik eleman ve teknik ve teknolojik bilgi birikiminde) ciddi gelişmeler olduğu, kontrol, denetim ve uygulamalarda önemli ilerlemeler kaydedildiği bilinmektedir. Kamu alanları da o dönemdeki gibi sahipsiz bulunmamaktadır…” gibi bilimsellikten uzak olmasının ötesinde akıl dışı ifadeler ile hüküm vermeye gönül düşürebilmiştir.

Anılan bilirkişi raporunun altında imzası olan bilirkişiler (özellikle 2.Köprü çevresinde) -öncesini bir an olsun unutsak bile- son 14 yıl içerisinde yaşanan yapılaşmayı görmezden gelerek; son 14 yıl içerisinde İstanbul’un su havzalarında ve doğal alanlarının gördüğü zararı görmezden gelmek için trajikomik kelime oyunlarına başvurarak ve anılan raporu okuyan (uzmanlar bir yana) sıradan İstanbullular tarafından dahi anlaşılamayacağını sanmakla insanlığın binlerce yıl içerisinde biriktirdiği tüm “akli” kazanımlarla aralarına kabul edilemez bir mesafe koymuşlardır.

Doğrudur, 1inci ve 2inci köprü İstanbul’un kuzeye doğru gelişimini tetiklemiş, İstanbul doğal kaynaklarının (özellikle ormanlarının ve su kaynaklarının) zarar görmesinin en önemli nedenlerinden olmuştur.

Bu saptamanın sonrasında “kamu alanları o dönemdeki gibi sahipsiz bulunmamaktadır” gibi bir ifade ile yargılama konusu işlemin “beraberinde yapılaşmayı da mümkün kılarak” İstanbul’un kuzeyinde bulunan ve kritik önemdeki doğal kaynaklara anılan gerekçe ile zarar vermeyeceğinin ileri sürülmesinin ne bilimsellikle ne hukukla ne de ahlakla uzak yakın bir ilgisi bulunmamaktadır.

İstanbul İdare Mahkemesi 1/25.000 ölçekli Kuzey Marmara Otoyolu’nun “önemli ölçüde kamuya ait doğal arazilerden geçtiğinin görüldüğünü” belirtmiş ancak İstanbul’un çevresinde bulunan kritik önemdeki ekolojik varlıkların yargılama konusu işlem sonucunda zarar göreceğine ilişkin iddiaları hiç bir biçimde tartışmaksızın ve yanıtlamaksızın salt  “bu yolla kamulaştırma maliyetinin düşürülmesine çalışıldığının anlaşıldığı” gibi anlamsız bir gerekçeyi (!)İstanbul’un kuzey ormanlarının, su havzalarının “ateşle imtihanı” niteliğindeki 3. Köprü ve bağlantı yollarının “uygun” bulunması için yeter gerekçe olarak görebilmiştir.

Doğal varlıklar beleş, fazla söze ne hacet…

Son olarak; Anayasa Mahkemesi’nin 2872 Sayılı Kanunun Geçici 3. Maddesi’ndeki “23.06.1997 tarihinden önce kamu yatırım programına alınmış olup,  bu maddenin yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla planlama aşaması geçmiş ve ihale süreci başlamış olan veya üretim veya işletmeye başlamış olan projeler… Çevresel Etki Değerlendirmesi kapsamı dışındadır…” hükmünün Anayasaya aykırı olduğu gerekçesi ile iptal ettiğini; Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’nun (nihayet!) Danıştay 14. Dairesi’nin Anayasa Mahkemesi’nin bu kararı göz önünde bulundurularak yeniden karar vermesi gerektiğini vurguladığını söyleyelim.

Biz fanilerin kaybolması için icat edilmiş ahir zaman labirentinden çıkıp gelebilen bir Çevre Etki Değerlendirme dahi olmaksızın şanlı köprümüzün açıldığı günü idrak edeceğiz!

Hukuk olmaksızın bir demokrasimiz oldu, kıvançlıyız…

Ekolojik kriz cenderesinde ‘sıradan insanların’ hakları için mücadele, biricik olanaktır.

3. Köprü penceresinden hukukun korku ve sefaletine bakmak tarihe not düşmek için değil, ‘geleceğimizi haklarımızı nasıl kazanabiliriz?’ sorusunu açık yüreklilikle sorabilmek için gereklidir.

İnsan, toprak, hava ve su için adalet…