(Umut Kocagöz / Karasaban – 10 Eylül 2016)

15 Temmuz darbe girişimi sonrasında devlet yeniden dizayn oluyor. Bu süreç, özellikle Kanun Hükmünde Kararnameler ile, OHAL koşullarında yürütülüyor. Bu dizayna karşı herhangi bir direniş hemen şiddetle bastırılıyor. Arada yeni kanun taslakları da kimsenin haberi olmadan hızlıca geçiyor. Ancak yeni devlet, kendini hızlıca ele vermeye başladı. KHK’leri, kanun tasarılarını, işten çıkarmaları takip ettiğimizde, devletin karakteri açıkça görülebiliyor.

Bunlardan iki tanesi, özellikle kıra, köylüye, çiftçiye yaptığı müdahale ile dikkate değer. İlki, kamuoyunda artık “madde 80” olarak tanınan, yaşam alanlarını şirket egemenliğine hukuk yoluyla devredecek olan tasarı. Bu madde üzerine şu ana kadar kamuoyunda bir duyarlılık yaratıldığı söylenebilir.1 Bunlardan ikincisi ise, çok kısa zaman önce açıklanan ve şeker pancarı üretimini şirket egemenliğine teslim eden “üretim reformu kanun tasarısı”. Bu tasarı, şeker pancarındaki mevcut kota rejimini yeniden düzenleyerek şeker üretimini nişasta bazlı şekere teslim ediyor ve üretimdeki egemenliği de Cargill gibi ulusaşırı şirketlerin egemenliğine veriyor.2 Başka bir ifadeyle, çiftçinin, üreticinin ve tüketicilerin gıda egemenliği, hükümetin programı çerçevesinde şirketlere devrediliyor.

Geçtiğimiz gün Brezilya’daki Topraksız Kır İşçileri Hareketi – MST’nin darbe karşısında nasıl bir mücadele izlediğini ifade etmeye çalışmıştım.3 MST’nin darbeci Temer hükümetine karşı, hükümetin ekonomik politikalarını doğrudan hedef alan, hükümetin sınıfsal karakterini açığa çıkaran bir eylem hattı kurduğunu ifade etmiştim. MST, darbe karşıtı mücadelesi ile hükümet programını aynı politik eksende ele alarak, hükümet politikalarına doğrudan müdahale etmekte. Böylece yeni kurulan hükümetin hangi sınıfsal temellerde kurulduğunu, daha açıkça ifade edecek olursak, “kimin hükümeti” olduğunu göstermektedir.

Şeker pancarı ve madde 80, diğer bütün her şey ile beraber, çok önemli, açık, berrak örneklerdir. Hükümetin ne için çalıştığını gözler önüne serer. Bu ülkede çiftçiye, köylüye, kır işçilerine verilen değeri gözler önüne serer. Kentte yaşayan milyonlarca kent işçisinin sağlıklı, nitelikli ve besleyici gıdaya erişim hakkıyla nasıl bir oyun oynandığını gözler önüne serer. Dahası, bunun şirket tarımını pekiştirmek, şirket egemenliğini güçlendirmek üzere yapıldığını da açıkça gösterir. Darbe ve diktatörlük arasında, demorkasinin hangi temelde inşa edilebileceğinin ipuçlarını sunar.

Daha önce başka bir yazıda ifade ettiğim şeyi tekrar etmek pahasına, pekiştirmeye çalışacağım. Gıda egemenliği, bir örgütlenme kavramı, örgütlenme prensibidir.4Toplumda açılan ve gittikçe büyüyen yarılmayı kapatmak, söküğü dikmek için kır ve kent işçileri arasında ortak bir varoluş, ortak bir toplumsal proje tesis etmeyi amaçlar. Dereler, ormanlar, meralar, toprak, kültür, kamu hizmetleri, bilgi vb. toplumsal ortak varlıklara (müştereklere) özgür erişimi savunur. Bu toplumsal ortak varlıklar üzerinde halkın egemenliğini, yani halkın özgür ve sorumlu kullanım hakkını savunur. Bu güne baktığımızda gıda egemenliği, şirket egemenliğine karşı güçlü bir toplumsal proje olma imkanı barındırır. Çünkü gıda egemenliği, halkın egemenliğinin en temel bileşenlerinden bir tanesidir.

Peki, gıda egemenliği nasıl tesis edilebilir? Öncelikle, şirket egemenliğinin şeker pancarında örneğini gördüğümüz “şirket tarımı” projesine karşı başka bir tarım projesini öne çıkarmak zorunlu. Geçtiğimiz günlerde Tayfun Özkaya bunun üzerine yazmıştı.5Bugün Türkiye’de mevcut kır ve tarım politikaları, bilge köylü tarımını, ekolojik tarımı (agroekoloji) ortadan kaldırıyor. Halbuki ekolojik tarım, hem gıda krizinin gerçek alternatifidir, hem de gıda egemenliğinin temelidir. Şirket tarım modeli sağlıksız, niteliksiz, kâr amacı güden ve tek ürün odaklı (monokültür) endüstriyel tarım sistemini dayatır. Oysa ekolojik tarım, sağlıklı, besleyici, bilge köylü tarımı prensipleri ile yapılan, doğaya uyumlu, dünyayı ve toprağı koruyan bir tarım modelidir. Bugün şirket tarımının karşısında en güçlü politik alternatif olarak durmaktadır.

Ekolojik tarım, politik bir proje olarak ele alınmalı, uygulanmalı, yaygınlaştırılmalıdır. İçinde bulunduğumuz olağanüstü koşullarda, bunun yapılmasının kısıtlı yolları olabilir. Ancak şirket tarımına karşı gıda egemenliğini tesis etmek için bunu yapmamız bir zorunluluktur. Keyfiliğe bırakılamaz.

Kırdaki yıkım, tarımdaki tasfiye sürecine karşı, tabandan mücadeleyi geliştirmek, tabanda alternatif bir proje olarak gıda egemenliğini ve onun kurucu ayağı olarak ekolojik tarım modelini geliştirmek gerekiyor. Bunun için de, yeni bir örgütlenme zihniyeti içerisinde olmak gerekiyor. Öncelikle, ekolojik tarım yapan çiftçilerin, ekolojik tarımı savunan kesimlerin birbirlerini bulması, bulmak için çaba harcaması gerekiyor. Tayfun Özkaya’nın da belirttiği gibi, Türkiye’de agro-ekolojiyi kurumsal olarak savunan, çiftçilerin tabandan örgütlenmesini pekiştiren Çiftçi Sendikaları Konfederasyonu (Çiftçi-SEN) deneyimi mevcut. Ürün bazında örgütlenen Çiftçi-SEN, gıda egemenliği ve ekolojik tarım mücadelesinin en temel bileşeni. Çiftçi-SEN’in örgütlenme kapasitesini arttırmak, örgütlenmediği alanlarda örgütlenme imkanlarını zorlamak, kapsayıcılığını genişletmek yukarıda bahsettiğimiz politik alternatifin gelişmesi için elzem.

Çiftçi-SEN’in yanıda, yeni ve genç bir çiftçi kuşağı, çoğunlukla bireysel olarak ekolojik tarım ve türevlerini hayata geçirmeye çalışıyor. Ayrıca yaşam ve üretim alanlarında yapılan enerji projelerine karşı bir çok yerde köylülerin ve ekoloji aktivistlerinin direnişlerini yaklaşık on yıldır görüyoruz. Burada mücadele eden esas aktörlerin küçük üretici köylüler olduğu söylenebilir. Madde 80’nin vuracağı kesimlerden önemli bir tanesi de bu kesimdir.

Soruya tekrar dönelim. Gıda egemenliği nasıl örgütlenecek? Öncelikle, bu çiftçilerin ve köylülerin birbirlerini bulması, diyalog geliştirmesi gerekiyor. Daha da önemlisi, “beraber çalışma yöntemleri” geliştirmek, bugün için bir zorunluluk. Keyfiyeti, bireyselliği bir yana bırakmak, doğru temellerde kolektif örgütlenme pratikleri geliştirmek bir zorunluluk. Bunun için ekolojik tarım ve gıda egemenliği çok temel zeminler olarak iş görebilir. Beraber çalışan, tabanda örgütlenen, birbiriyle diyalog içerisinde olan bir çiftçi hareketi, gıda egemenliğinin bekçisi olacaktır. Kırdaki enerji ve ekolojik kırım projelerine karşı da, çevre mücadelesini üretim temelli bir çiftçi mücadelesi olarak örgütlemek elzem.

Bunun dışında, kentte yaşayan milyonlarca kişinin sağlıklı, nitelikli, besleyici ve ucuz gıda ihtiyacını, gıda egemenliğini savunması; küçük çiftçiyi, ekolojik tarım temelinde örgütlenen çiftçi hareketini desteklemesi gerekiyor. Bunun için de, kentte yaşayan kişilerin bir araya gelmesi, diyalog geliştirmesi, mütevazi bir şekilde örgütlenmesi gerekiyor. Tüketim kooperatifleri, tüketici ağları şu ana kadar bunun temel örnekleri olarak sayılabilir.

Bahsettiğimiz bu iki kesim, yani kır ve kent emekçileri, şirket egemenliğine karşı halkın egemenliğini tesis edecek, gıda egemenliği ve ekolojik tarımı bir politik proje olarak geliştirecek temel güçtür. Bunlar, ilmek ilmek örülmesi gereken kır-kent emek hareketinin temel bileşenleridir.

—————

1Bir çok doğa, çevre, ekoloji kurumu madde 80’nin iptaline yönelik bir basın açıklaması yayınladı: http://m.bianet.org/bianet/cevre/178563-madde-80-dogaya-ve-kentlere-darbedir

2Ayrıntılı bilgi için bknz: http://www.tarimdanhaber.com/haber/gida/seker-pancarinin-ve-ciftcinin-olum-fermani-gorucuye-cikti

3MST Darbeye Karşı Toprak İşgaline Devam Ediyor: http://www.karasaban.net/mst-darbeye-karsi-toprak-isgaline-devam-ediyor/

4Bknz: Gıda Egemenliği: Bir Örgütlenme Kavramı http://www.karasaban.net/gida-egemenligi-bir-orgutlenme-kavrami/

5Bknz: Agro-Ekolojiyi Canlandıralım http://www.karasaban.net/agro-ekolojiyi-canlandiralim-tayfun-ozkaya/