(Orijinal : Enlace Zapatista – 14 Eylül 2016 – Çeviri: Mümtaz Murat Kök / Sendika.org – 18 Eylül 2016)

Sizleri içinde bulunduğumuz dünyaya gelmeye, ya da en azından bir şekilde bu dünyada bulunmaya, davet ediyoruz. Takvimin birçok sayfası boyunca başımızın etini yiyen bir merakımız var ve düşünüyoruz ki belki de bu daveti kabul ederek merakımızı çözmek için yardımcı olursunuz: Bir değil birden çok dünyayı barındıran bu yeni evi inşa etmek için nelere ihtiyacımız var? Hepsi bu kadar ya da değil. Bu, size bağlı

zapatistalar_davet_manset

Her kimi ilgilendiriyorsa[1]:

Başlık: “İnsanlık için CompArte ve ConCiencias” Daveti

Evet, biliyoruz. Günler ve geceler, ufukta yalnızca acılar belirir halde geçip gidiyor. Arada sırada kinizmin küstah bakışları ve kendi hayal kırıklıklarımıza da takılarak, devlet makamlarında ve anketlerinde yüceltilen aptallığa karşı; bir yaşam biçimi olarak simülasyona karşı; saçmalıkların kültür, sanat ve bilimin yerini tutmasına karşı; farklı olana (zaten sorun ötekinin var olması değil, kendini göstermesi) karşı çok katmanlı saygısızlığa karşı, siyasi pazarda toptan teslimiyete karşı (bize bırakılan tek seçenek daha az kötü olanı değil, daha az rezil olanı seçmek) adımlarımızı acı, öfke ve gazap ile birlikte sürüklüyoruz. Evet her şey zor ve her gün giderek daha da zorlaşıyor. Ve hatta sanki gece daha da uzamış gibi. Sanki yol boşalana kadar, hiç kimse ve hiçbir şey kalmayana dek, gün adım atmayı bırakmış gibi. Sanki alacak nefes kalmamış gibi. Taşrada, şehrin sokaklarında, her köşede canavar pusuya yatmış.

Tüm bunlara rağmen, veya tam olarak bu yüzden, sizlere bu davetiyeyi yolluyoruz.

Ne zamanı ne de sırası değil gibi gözükebilir ama biz Zapatistalar sizleri “İnsanlık için CompArte veConCiencias” festivallerine katılmaya davet ediyoruz. Dolayısıyla, ahlak kurallarına saygı duyarak, bir davetiye yollamak zorundayız. Bu yolda kendi yolunuz, kendi hızınız, kendi yoldaşlarınız ve kendi kaderleriniz olduğunu bildiğimizden, bu davetiye bir takvim ve coğrafyayı detaylandıran şekilde olmalıdır. Ve halihazırda mücadele ettiğiniz zorluklara bir yenisini de biz eklemek istemiyoruz. Dolayısıyla, bir davetiye nerede ve ne zamanı içermelidir.

Ama bizim kim olduğumuzu biliyorsunuz. Aslında bizim nasıl olduğumuzu biliyorsunuz. Ve bizce asıl mesele davetiyenin nerede ve ne zaman’dan ziyade nedeni cevaplaması gerektiğidir. Ve belki de bu yüzden bu davetiye, durumun gerektirdiği ahlak kurallarına uymaz ve hatta ya çok erken ya da çok geç gelerek size zamanında bile ulaşmayabilir. Bu yüzden bu davetiye fazlasıyla öteki ve bu yüzden önemli bir parçası olarak bu hikayeyi içermektedir:

Bir ev, öteki dünyalar

Bu, bir hikayeden çok bir efsanedir. Yani, burada söylenen hiçbir şeyi doğrulayabilmek imkanı yoktur. Çünkü kısmen belirli bir coğrafya ya da takvimi belirtmez: tanımlanmamış bir zaman ve mekanda olmuş ya da olmamış olabilir. Ve aynı zamanda bu hikayenin kahraman olmayan baş kahramanı öldü, mefta oldu, toprak oldu. Eğer hayatta olsaydı, gerçekten burada söylediklerini söyleyip söylemediğini kendisine sorabilirdik. Ve her zaman azimle ağaç tepelerinde dolaştığı gibi, büyük ihtimalle bu belirsiz takvimi açıklamak için lafı dolandırıp dururdu.

Ne olursa olsun, belirli bir tarih olmadığı için, yirmi yıldan fazla zaman önce diyelim. Mekan mı? Güneydoğu Meksika’nın dağları.

Bize bu hikayeyi EZLN karargahında, sabahın erken saatlerinde anlatan Comandante Tacho’ydu. Sistemin evini, sermayenin evini, Fırtına’yı ve Sandık’ı tarif ediyordu. Daha sonra seminer’in (the seedbed)[2] doğacağı yer olacak olan karargahımızdaydık. Galiba kahve molası vermiştik… Ya da ertesi gün devam edelim diye bir toplantıyı bitirmiştik… Aslında doğruyu söylemek gerekirse pek hatırlamıyoruz. Önemli olan, Tacho ile konuşuyorduk ve o da bize birazdan size anlatacağımızı anlatmıştı. Aslında biraz da kandırmaca var çünkü Tacho’nun söylediklerine eklemeler yaptık ya da onları yeniden düzenledik. Bunu niyetimiz kötü olduğu için ya da size saygısızlık etmek için ya da bulanık hafızalarımızı düzeltmek için değil; bunu yazan her ikimiz de rahmetliyi yakından tanıdığımız ve hislerini ve düşüncelerini yeniden inşa edebileceğimiz için yapıyoruz. Haydi bakalım:

Comandante Tacho konuşuyor:

Tam olarak ne zaman bilmiyorum ama rahmetli Sup’un henüz rahmetli olmadığı bir zamandı. Bildiğimiz Sup, bütün gece ayakta ve piposunu içiyordu. Ve evet, her zaman olduğu gibi piposunu da kemiriyordu. EZLN karargahı olan barınaktaydık, gerçi henüz barınak da değildi çünkü daha bitmemişti. Yani, henüz EZLN karargahı da değildi. Belki de olacaktı ama henüz değildi.

Mücadele sırasında, topluluklarda ya da toplantılarda olan komik şeylerin hikayelerini anlatıyorduk. Sup sadece dinliyordu, bazen gülüyordu ve bazen de daha başka ne olduğunu soruyordu. Onu gerçekten tanımadan önce neden böyle yaptığını anlamıyordum. Daha sonra anladım ki bütün bu olaylar bildirilerde hikaye olarak yer alacaklardı. Sanırım bunlara ‘notlar’ diyordu. Bir keresinde gerçekten olan olayları neden hikaye diye anlattığını ona sordum. O da bana ‘İşin aslı, onlar olaylara pek inanmıyorlar. Bir şeyleri uydurduğumu ya da kafamda kurguladığımı düşünüyorlar. Bu yüzden hikaye olarak yazıyorum çünkü henüz gerçeği görmeye hazır değiller.’

Neyse işte, durumumuz böyleydi.

Sonra o, Sup’a sordu…

Evet, Tacho üçüncü tekil şahıs olan “o” kelimesini kullandı. Netleştirmek için kendisine “o” derken Sup’u kastedip kastetmediğini sorduk. “Hayır” dedi sinir olmuş bir halde; “O, Sup’a sordu.” Fazla ısrar etmedik çünkü, belki de yanılarak, hikayenin asıl amacının o olmadığını ya da hâlâ şekillenmekte olan bir bulmacanın bir parçası olduğunu düşündük. Yani Comandante Tacho “o (erkek)” kelimesini kullandı: “o (kadın)” değil, “ben” değil, “biz” değil. Sup’a soru soran kişiye “o (erkek)” olarak hitap ediyordu.

Hey Sup, neden her ev inşa ettiğimizde evi geleneksel adetlere göre mi yoksa bilimsel yönteme göre mi inşa ettiğimizi soruyorsun?

Bu noktada, Tacho olayı biraz netleştirdi:

Ne zaman bir ev inşa etsek, rahmetli SupMarcos gelip direklere ve kirişlere bakardı. Ve sonra mutlaka sorardı:

‘Oraya koyduğun o kiriş. Evin inşası için gerekli olduğu için mi oraya koyuyorsun?’ ve ben (Tacho) cevap verirdim: ‘Evet, eğer onu oraya koymazsan çatı çöker.’

‘Anlıyorum’ dedi Sup, ‘Ama onu oraya koymazsan çatının çökeceğini nereden biliyorsun?’

Bunun asıl sormak istediği şey olmadığını bildiğim için ona bakmaya devam ettim. Çünkü bunu ilk defa sormuyordu. Sup devam etti: ‘Onu oraya koymazsan çatının çökeceğini bilimsel olarak bildiğin için mi koyuyorsun yoksa öyle yapmak geleneksel bir adet olduğu için mi onu oraya koyuyorsun?’

‘Çünkü geleneksel adet öyle’ diye cevapladım, ‘Çünkü bana böyle öğretildi. Babam evleri böyle yaptı ve o da dedemden öğrenmiş ve o da ondan öncesinden.’ Sup pek tatmin olmazdı, henüz destekler bitmeden ata biner gibi kendini dengeleyerek kirişlerin üstüne tırmanırdı ve sorardı: ‘Yani şimdi ben buraya çıksam, kirişler düşecek mi?’ ve pat! Mutlaka düşerdi. ‘Ah!’ ağzından çıkan tek kelime olurdu. Piposunu düştüğü yerden alıp yakar, kırılan kirişe başını yaslayıp çatıyı seyre dalardı. Tabii ki hepimiz gülerdik.

Bu yüzden Sup’a neden her zaman bir şeyin geleneksel adetten mi yoksa bilimsel yöntem ile yapıldığını sorduğunu sormuş. İşin aslı bu [Sup’un sorgulamaları] yalnızca bir kere olmamış. Ne zaman bizim karargâhın yer değiştirmesi gerekse ve yeni karargâhın yapımının başında beklesem hep bu olurdu. Sup gelirdi, sorularını sorardı, tatmin olmazdı, kirişe tırmanırdı, kiriş kırılırdı ve kendini yerde bulurdu.

(Not: Kendi aramızda tartışırken Tacho’nun anlattıklarının sürgündeki Guadalupe Tepeyac topluluğuna eşlik ettiğimiz, ağır devlet baskısı yüzünden karargah yerimizi sürekli değiştirmek zorunda kaldığımız 1995’in ilk aylarına tekabül ettiği sonucuna vardık. Notun sonu ve Tacho devam ediyor):

Bunu anlatıyorum ki o’nun Sup’a bu soruyu niye sorduğunu anlayabilesiniz. Başka zamanlarda da Sup’a bu soruyu sordum ama doğru düzgün bir cevap vermedi. Cevap vermek istemediği için değil de ne zaman sorsam ya o zaman birisi telsizle onu çağırırdı ya da birisi onunla konuşmaya gelirdi. Yani cevabı öğrenmeyi ben de istiyordum.

Sup piposunu ağzından çıkarttı ve kenara koydu. Yerde oturuyorduk. Her sağanak yağıştan önce olduğu gibi hava çok sıcaktı. Cevabın uzun olacağını biliyordum çünkü Sup çabucak cevap vermek isterse piposu ağzında olurdu ve bütün sözcükler ağzından çiğnenmiş gibi çıkardı.

Sonra Sup dedi ki … aslında sordu ki:

‘Hey Tacho, bu ev ne kadar büyük?’

‘3’e 4 (metre)’ diye çabucak cevapladım çünkü bu ilk soruşu değildi.

‘Peki, 6’ya 8 olsaydı destek için daha fazla kirişe mi ihtiyaç olurdu?’ diye sordu.

‘Tabii ki’ diye cevapladım.

‘Peki ya 12’ye 16 olsaydı?’

Hemen cevap vermedim ve dolayısıyla Sup konuşmaya devam etti:

‘Peki ya 24’e 32 olsaydı? Ya da 48’e 64? Ya da 96’ya 128?’

Güldüm ve ‘Gerçeği söylemek gerekirse o bayağı büyük bir ev olur ve ben bilmiyorum.’  Diye cevap verdim.

‘Doğru’ dedi Sup, ‘Evler kişinin kendi ya da miras aldığı tecrübelere göre inşa edilirler. Yani gelenekler ve adetlere göre. Daha büyük bir ev yapabilmek için kişi başka bir şey istemeli ya da denemelidir.’

‘Ama diyelim ki birisi 192’ye 256 ev inşa etmek istedi…’

Sup bitirmeden güldüm ve Sup da ‘kilometre’ dedi.

Gülerek ona ‘o kadar büyük evi kim ister ki?’ diye sordum.

Piposunu yaktı ve ‘o zaman işi kolaylaştıralım: peki ya ev dünya kadar büyük olsaydı?’ dedi.

Daha da ciddileşerek, ‘Olmaz, çok zor. O kadar büyük bir evi ne tahayyül edebiliriz ya da o ne işe yarar ki’ dedim.

‘Yapabiliriz’ dedi. ‘Sanat bu evi tahayyül edebilir ve seslere, şekillere ve resme dökebilir. Sanat imkânsız gibi görünen şeyleri tahayyül edebilir. Ve bu tahayyül sırasında şüphe, merak, şaşkınlık ve hayranlık tohumları eker. Yani imkânsızı mümkün hale getirir.’

‘Tamam ama’ dedim, ‘hayal etmek başka bir şey gerçekten yapmak başka bir şey. O kadar büyük bir evin yapılabileceğini sanmıyorum.’

‘Yapılabilir.’ Dedi ve kırılmış piposunu bir kenara bıraktı.

‘Bilim nasıl yapılacağını bilir. Her ne kadar daha önce dünya büyüklüğünde bir ev yapılmamış olsa da bilim neredeyse kesin bir şekilde bu büyüklükte bir evin nasıl yapılabileceğini söyleyebilir. Nasıl denir bilmiyorum ama malzeme biliminin, geometrinin, ekonominin, fiziğin, coğrafyanın, biyolojinin, kimyanın ve başka ne varsa onun gücüyle yapılmalıdır.

Geçmiş deneyim olmadan, gelenekler ve görenekler olmadan bilim dünya büyüklüğündeki bir evi inşa etmek için kaç kiriş, destek ve kalas gerektiğini bilebilir. Bilimsel bilgi temelin ne kadar derin olması gerektiğini, duvarların ne kadar yüksek olması gerektiğini, eğimli bir çatıysa hangi açıda olması gerektiğini, iklimi göz önüne alarak pencerelerin nerede olması gerektiğini, nerede ve ne kadar kapı olması gerektiğini, her bir bölüm için hangi malzemelerin kullanılması gerektiğini ve nerede, ne kadar destek ve kiriş olması gerektiğini belirleyebilir.

Burada şimdi rahmetli olmuş kişi halihazırda yer çekimi kanunun ve ona bağlı düz çizgilerin aşılmasını mı düşünüyordu? Ya da halihazırda Öklid’in paralel aksiyomunu hayal ediyor ya da biliyor muydu? Hayır, Tacho bunu sormadı. Doğruyu söylemek gerekirse biz ikimiz de sormazdık. Savaş uçaklarının yeri gökleri sarstığı, yarının olmadığı o günlerde bilimi bırakın sanatı bile düşünmeye zaman olduğunu hayal etmek çok zor.

Herkes sessizleşti diye hatırlıyor Tacho. Biz de. Bir süre sessizlik ve tütünden sonra, sözlerine devam etti:

Sup yine piposunu aldı ve kederle hiç tütünü kalmadığını gördü. Ceplerini yokladı. Gülümseyerek içinde siyah bir şeyler olan küçük plastik torbayı cebinden çıkarttı. Sanırım tütün biraz nemliydi, pipoyu yakması zaman aldı. Ve sonra devam etti:

‘Ama ben, sanatın bu evi, renklerini, şekillerini ya da seslerini, güneşin nereden doğduğunu, günün nereden battığını, yağmurun nereye yağdığını, rüzgârın nereden estiğini, toprağın nerede durduğunu tahayyül etmesiyle ilgilenmiyorum.

Aynı şekilde bilimin bunu gerçekleştirip gerçekleştiremeyeceği problemini çözmesiyle de ilgilenmiyorum. Elbette çözebilir. Bu bilgiye sahip… ya da sahip olacaktır.

Beni ilgilendiren şey, bu evin içinde yaşadığımız dünya ile aynı olmaması. Bu ev daha iyi, daha büyük olmalıdır. O kadar büyük olmalı ki tek bir dünyayı değil var olan ya da var olacak olan diğer dünyaları da içinde barındırabilmelidir.

Tabii ki, sanatla ve bilimle uğraşan insanlar bir araya gelmek gerekecektir. Ama bu kolay olmayacaktır. En başta yardım etmek istemeyeceklerdir. İstemediklerinden değil, şüphe ettiklerinden dolayı. Çünkü bize karşı olan birçok şey var. Çünkü biz neysek oyuz.

Sanatçı olanlar konuyu, biçimi ve çalışma hızlarını sınırlandıracağımızı düşüneceklerdir; sanatsal ufuklarının resimde, seslerde, danslarda ve figürlerde yalnızca kadınları ve erkekleri (asla ötekileri değil), güçlü proleterlerin parıldayan kaslarını ve parıldayan bakışlarını barındıracağını; ötekinin varlığını ima dahi edemeyeceklerini; eğer boyun eğerlerse alkış ve takdir kazanacaklarını ve eğer reddederlerse inkâr ve dışlama ile karşılaşacaklarını. Bir başka deyişle, onlara hayal etmemeyi emredeceğimizi düşüneceklerdir.

Bilimle uğraşanlar ise kendilerinden mekanik, elektronik, kimyasal, biyolojik, yıldızlararası kitle (veya bireysel) imha silahları yaratmalarını talep edeceğimizi düşüneceklerdir. Onları halihazırda iktidarı elinde tutanların daha ana rahmine düşmeden maaş almayı garantilemiş ardıllarının bulunabileceği, istisnai zekâların bir araya geldiği özel okullar yaratmaya zorlayacağımızı düşüneceklerdir. Bilimsel kapasitenin değil siyasi ilişkinin göze geleceğini, boyun eğerlerse alkış ve takdir kazanacaklarını ve eğer reddederlerse inkâr ve dışlama ile karşılaşacaklarını düşüneceklerdir. Bir başka deyişle, onlara bilim yapmamayı emredeceğimizi düşüneceklerdir.

Ayrıca, yerliler olduğumuz için, onların yaptıklarının sanat ve kültür; bizim yaptıklarımızın ise folklor ve ayin olduğunu düşünenler olacaktır. Onlar için analiz ve bilgi olanın bizim için inanış ve batıl olduğunu düşüneceklerdir.

Ama onlar, yüzyıllar sonra bile takvimlere meydan okuyan renkler yarattığımız gerçeğini bilmiyorlar. Bilmiyorlar ki “medeniyet” dünyayı evrenin merkezi zannederken bizler çoktan gök cisimlerini ve sayılar sistemini keşfetmiştik. Cehalete taptığımızı, bizim düşünüş biçimimizin basit ve konformist olduğunu, bilmeyi değil inanmayı tercih ettiğimizi düşünüyorlar. İlerlemeyi değil gerilemeyi tercih ettiğimizi düşünüyorlar.

Bir başka deyişle ne kendilerini görüyorlar ne de bizi görüyorlar.

O zaman mesele kendilerini bizim onları gördüğümüz gibi görmeye ikna etmek, bizim için oldukları ve olduklarından daha fazlası yani umut olduklarını anlamalarını sağlamak olacaktır. Ve umut, dostlar ve düşmanlar, satın alınamaz, satılamaz, zorlanamaz, tutsak edilemez ve öldürülemez.’

Sessizleşti. Sup’a başka bir şey soracak mı sormayacak mı diye bekledim ve ben sordum: ‘peki ne yapmalıyız?’ Sup içini çekti ve dedi ki:

‘Görevimiz ilk olarak bu evin gerekli ve mümkün olduğunu bilmektir. Ondan sonrası işin kolay kısmı gelir: evi inşa etmek. Bu iş için bilgiye, duyguya ve hayal etmeye ihtiyacımız var—bilim ve sanata ihtiyacımız var. Öteki kalplere ihtiyacımız var. Sanatla ve bilimle uğraşanlarla buluştuğumuz gün bir gün gelecek. O gün geldiğinde onları tek bir soruyla karşılayacak ve kucaklayacağız: “Peki ya senden ne haber?”

Bu cevaptan tatmin olmamıştım ve Sup’a sordum: ‘Peki, bu insanlarla bir araya geldikten sonra ne yapacağız?’ Sup güldü ve dedi ki:

‘Vesaire.’

*

Comandante Tacho’nun o sabah bize anlattığı hikaye veya efsane burada bitiyor. Bütün bunlar şu anda konuyla ilgili çünkü sizleri içinde bulunduğumuz dünyaya gelmeye, ya da en azından bir şekilde bu dünyada bulunmaya, davet ediyoruz.

Takvimin birçok sayfası boyunca başımızın etini yiyen bir merakımız var ve düşünüyoruz ki belki de bu daveti kabul ederek merakımızı çözmek için yardımcı olursunuz:

Bir değil birden çok dünyayı barındıran bu yeni evi inşa etmek için nelere ihtiyacımız var?

Hepsi bu kadar ya da değil. Bu, size bağlı.

Güneydoğu Meksika’nın dağlarından.

Zapatista çocukları, yaşlıları, kadınları ve erkekleri adına.

Subcomandante Insurgente Moisés

Subcomandante Insurgente Galeano

Meksika, Temmuz/Ağustos/Eylül 2016.

[1]  Makamlar hariç (ç.n.).

[2] https://chiapas-support.org/2015/05/26/gustavo-esteva-seedbed/