(Birisi / Jiyan – 21 Eylül 2016)

Sana çok şey borçluyum, öyle ki sayende tembelleşmiş hatta belki de hiç çalışmamış aklım işlemeye başladı.

Şehir planlamaların ve rant uğruna biçtiğin, kestiğin, canına okuduğun yeşillik alanlar, yüzyıllık ağaçlar, çiçekler, yani kısaca doğa aslında benim için ne kadar yaşamsal ve ne kadar paha biçilmezmiş, gördüm.

Sana çok şey borçluyum, benim güvenlik duygumu sarsarak meraksızlık, sorusuzluk yani cehaletten kurtardın.

Hiçbir sorumluluk almamanın, başkasının acısını duymamanın, kanayan yaraları görmemenin ağzı açık kalmış uyuşukluğundan uyandırdın.

Sana o kadar çok şey borçluyum ki sayende sistemi yöresel değil evrensel boyutta görmeyi, algılamayı, okuduklarımda kimin ne tarafta olduğunu ayırt edebilmeyi artık becerebiliyorum.
Öyle sadeleştirdin ki bütün birbirine girmiş karmaşık kavramları, hiç anlamadığım, kafamın hiç basmadığı politik söylemleri öyle sığ seviyeye indirdin ki artık hiç kafam karışmıyor sayende, neredeyse…

En önemli edinimim aslında ne biliyor musun? Sayende gerçek dostlarımı kazanmış oldum. Çünkü sen kuru kalabalığı savurdun, boş konuşanı eledin ve sayende ben kardeşlik nedir, öğrendim. Hiç tanışmadığım insanların sesini duymayı ve onların acısını hissetmeyi öğrendim.

Acı demişken…

Hitaplarınla öyle sınırları zorladın ki bastırılmış bir sapkınlık serbestleşti ve benim, senin sayende bir kadın olarak erkeklerin gözünde en çirkin haliyle nasıl bakıldığımı gözlemleme şansım oldu. Bir çocuk bedenini en kirli şekliyle yok edenlerin nasıl serbest kalabildiğini gösterdin bana. Tecavüzü cinayetle kapatan erkeklerin önünü açtın, aile içi şiddeti masum saydın ve ben kötülüğün açlığını gördüm sayende.

Bana hukuk sistemini öğrettin. Adalet diye bir şeyin olmadığını gördüm sayende. Bunu bana, ideolojik farklılıklarda taraf yaratarak, haksız diye düşündüklerimi onayarak, hak savunanları, hakkini arayanları hapislere atarak, yerden yere vurarak gösterdin. Suçluyu suçsuz, suçsuzu suçlu yaptın. Bunları bir çırpıda, apaçık, hiç saklamadan, dobra dobra yaptın

Ve bu sayede bana yalnızlığımla barışmamı söyledin; biliyor musun? En büyük hayat dersini bana sen verdin: Kimseye güvenilmeyeceğini, kimseden akıl alınamayacağını ve aslında herkesin midesinin hemen üstünde duran korku düğmesine basıldığı anda nasıl başkalaşabileceğini öğrettin bana. İnsana olan çocuksu ve naif güvenimi kırarak beni beklentisizleştirdin. Beklentisi olmayan biri olunca gerçek anlamıyla özgürleşildiğini, yaşamsal değerler riske girince vicdanın ve aklın nasıl bütünleştiğini hem deneyimledim hem de yakın çevremde gözlemledim. Bunların hepsi senin sayende oldu. Sana ben çok şey borçluyum.

Borç demişken…

Sen paranın gücünü gösterdin bana. Para konuştuğunda oluşan sessizliği duydum sayende. Para konuştuğu anda iktidarın nasıl oluştuğunu ve bu sayede vahşetin nasıl doğduğunu ve nasıl zincirleme etkileşim yarattığını izledim… Gerçek zavallıların, gerçek muhtaçların, yokluk içinde olanlar değil, varlık içinde olanlar olduğunu anladım sayende. Varlıklı olmanın getirdiği kaybetme korkusuyla, sevginin getirdiği kaybetme korkusunun insanları nasıl iki ayrı sınıfa ayırdığını anladım ben sayende. Fikir ayrılıklarının sert ve sığ söylemlerle nasıl kolaylıkla birbirine kin kustuğunu gördüm ve aslında kin kusmaya, nefret etmeye, cinnet geçirmeye ne kadar müsait bir yapısı olduğunu anladım sayende insanların.

Aslında her şey suratımı yakan, emrini verdiğin gazla başladı. Ağlamadığım halde, bana rağmen gözlerimden dökülen kimyasal göz yaşları yanaklarımdan süzülürken; işte o an, aslında sen bana şiddetle nasıl başa çıkılacağını öğrettin. Hemen akabinde gelen yasakların, öfken ve azarlarınla bana nerede ne zaman, nasıl, ne şekilde davranmam gerektiğini söyleyerek, ne içmem, ne yemem, ne giymem gerektiğinin altını çizerek, bana lakaplar takarak, beni ve benim gibileri bir böcek sürüsü gibi görerek bana aslında kendimi sorgulattın. Ben kimdim ki sana “yapma” diyebiliyordum? Ne cüretle? Teşekkür ederim. Bunu iyi ki yaptın, çünkü bu sayede ben de, belki de ilk kez, “peki sen kimsin?” diye sorabildim. Bu müthiş bir ayılma oldu benim için. Tarihini araştırmaya ve seni okumaya başladım. Aradan yıllar geçti, şimdi gaz değil kan sıçrıyor yüzlere, hem de yüzlerce kişinin kanı. Ölüyorlar insanlar, kah patlayarak kah vurularak….

Vurulmak demişken…

İtiraf etmeliyim, ben hiçbir zaman 12 Eylül’ü ve Alman faşizmini anlamamıştım. Üniversite öğrencilerinin aşılmasını, bir adamın insanları toplama kamplarında toplu yok etmesini, bu vahşet projelerini, bu kararları verenleri ve en önemlisi buna ikna olan insanları anlamamıştım. Ben sorgusuz itaati hiç, ama hiç anlamamıştım. Sen bana bunları tek tek anlamam için sıkıştırılmış hızlandırılmış bir hayat dersi verdin. Sayende büyük düşmanı, büyük yalanı, toplumsal nefreti ve yok ediciliğin sadeliğini gördüm; ve bu süreçleri okumayı öğrendim. Ben senden ve senin sayende çok şey öğrendim.

Faşizm benim için anlaşılamaz bir kavramdı, kötülüğü temsil ediyordu, aşırıydı. Sayende faşizmin iyi niyetle de kurulabileceğini, koruma adı altında korku saçarak, ürküterek, insanları topluca canından bezdirerek, müthiş bir sakinlikle ve mağduriyet adı altında yapılabildiğini gördüm. Güç kavramının mağduriyetle kazanıldığını, pazarlandığını, tasarlandığını gösterdin; hem de hiç utanmadan, sıkılmadan, büyük bir ustalıkla, inançla yaptın. Önce sen inandın ve sayende sana inanıldı. Ama seni örnek alanlar bile bunu senin kadar beceremediler; senin sakinliğinle, soğukkanlılığınla sürdüremediler. Seni anlamadılar en yakınındakiler bile ve sen tek başına mücadelene devam ederek bana, ne olursa olsun mağdur olmaktan vazgeçmeyince, topluluğu oluşturan insanların ikna olmaya nasıl hazır olduğunu gösterdin. Bu insanların nasıl an be an çoğunluğa dönüştüğünü gördüm sayende.

Ben bu sayede çoğunluğun aslında kalabalık gibi görülmemesi gerektiğini ve, sanki bir kişiymiş gibi düşünülmesi gerektiğini öğrendim. Bir kişiye konuşur gibi tasarladığın hitap sanatını, sesini kullanma biçiminde gördüm. Senden ben, inançlı büyük yalanın mağduriyet iktidarını nasıl oluşturduğunu öğrendim. Sen bana az olanın düşünen, korkmayan olduğunu gösterdin. Senin sayende şiirler bir başka anlamlı artık, kitaplar bir başka derin. Aforizmaları bir başka fısıldıyor bana… Müzik bir başka zengin artık. İfade etmek; ifadenin gücü bir başka mühim ve değerli.

Sayende zayıf taraflarımı fark ettim. Kendi korkularımla yüzleştim. Senin sayende artık daha yalın ve daha zenginim. Ama bu zenginlik, bana sen öğrettiğin halde, senin asla öğrenemeyeceğin bir zenginlik. Bu fedakarlığın için de ayrıca teşekkür ederim.