(Nazlı Karabıyıkoğlu / T24 – 1 Eylül 2016)

Vakit gece yarısını geçtikten sonra şehir ikiye ayrılır: Bir tarafta ışıklar içinde, türlü gürültüleri müziğe dönüştürmüş güruhlar bir araya gelip bağırıp çağırmaya, dans etmeye, içmeye, eleştirmeye, şikâyet etmeye ve öpüşmeye devam eder; diğer tarafta onların ışığını uzaktan gören, seslerini işiten ben gibiler karanlığın sükûtuna doğru yürümeye başlar. Ev ile sokağın kesiştiği yerdir burası, dışarıda kalıp yaşamaya devam etmekle, ev denilen yere kaçıp ölmek yahut yaşamaya hülyalarda devam etmek arasında bir seçim yapmak gerekir. Ayakların altından iki ok çıkar, biri yokuş aşağı bu gürültüye iner. Ben öbürünü seçerim çoğunlukla, okumun doğrultusunda eve doğru çekilirim. Bu okların, çarpıların, gecenin devam etmeye heves ettiği tüm işaretlerin toplandığı mühim yer Tünel’dir. Tramvayın çıkışında bir an durup hayatın hangi tarafını seçeceğine karar vermeye çalışan sarhoşlar, henüz içmemişler, şairler, aklı bulanıklar, hayalciler ya adımlarını Beyoğlu’nun sokaklarına, Pera’nın girişinden güzel apartmanlara, ya da Karaköy’den aşağı doğru kaydırırlar. Bir kısmı Şişhane’den doğruca evlerine gitmek için araba tutar. Ben bunları bir süre oturur izlerim, canım hiçbirine benzemek istemez. Bu yüzden tam o köşede, heyula gibi yükselen hanın merdivenlerine doğru yavaş bir yürüyüş tuttururum. Kolumun altında açılmamış cildin paketi hışırdar, yolum bu gece de kime çıkacak bilirim. Pera ile Tünel’in kesiştiği o geniş yerde, layıkıyla bir manevra yapıp handan içeri girerim.

Narmanlı’da oda oda

Ehemmiyeti yoktur bazısı için duvarların, dört köşe mekân sınırlarının, şehrin, semtin. Yolumu sözcükle döşerken, mesela ben, geçtiğim her yere yeniden seyahat edebilirim. Mazbut bir odanın eriştiği gök kubbe üzerinden kanatsız uçabilen ruhu severim. Tıpkı geçen geceki gibi, bir dostla karşılaştığımda o okların fışkırdığı köşede adımlarımı merdivenlerime eşleyebilirim.

Aşırı hızlı yaşadığı bir dönemdi, geçen geceydi. Eve sabahları altılarda dönüyordu. Tünel’de, o beklediğim sessiz köşede karşılaşmıştık.

“Kim bilir nereye gidiyorsun, kim bilir ne güzeldir sevgilin?” dedim ona.

Durdu, güldü derinden. Bir sevgiliye değil de hovarda bir eğlenceye gittiği hâlinden belliydi.

“İyi geceler,“ dedim. “Emin ol sana gıpta etmiyorum. Benim sevgilim burada,” derken koltuğumun altındaki Skira cildini gösterdim. Uzun zamandır ısmarlayıp beklediğim bir kitaptı bu. Bruegel ya da El Greco. Bana hak veren gözleriyle güldü, sanırım jelatinini açtığım ilk andaki bekâret bozuluşunu hayal etmiş idi:

“Asıl ben size gıpta ediyorum,” dedi.
Haldun Taner’di adı, yürüdü gitti.

Ben güzel nizamlı sütunların desteğiyle yükselen, caddenin köşesinde elips biçiminde kıvrılan zarif binanın karanlık sokaktan çıkılan merdivenlerine yöneldim. Büyük hanın odalarından birinin kapısından anahtarımı soktum, her seferinde anahtarın dönmesine şaşırırdım, yine şaşırdım. İçeri girdim. Dilimden ustamın bana ithaf etme yüce gönüllülüğünde bulunduğu şiirin ilk beyti, uzun zamandır süpürülmemiş parkenin üzerine düşerken, ben mazinin yıllarca açılmamış hanesinin kapısından girdiğim her seferinde yüzüme karşı gülen tozun ve rutubetin acımasızlığını duyuyordum.

İstemem artık ışık, râyiha, renk âlemini,
Koklamam yosma karanfille, güzel yâsemini.

Hatırlamak, sıkıntısına göğüs gerebilenler için iyi bir jimnastiktir. Şimdi bu koca handa, ufak bir odaya sığmaya çabalarken, buraya geldiğim ilk zamanlarım zihnimin içinde koşuyor, atlıyor, esneyip yamaçları aşıyor. Ankara’dan dönmüştüm, edebiyat fakültesinde hocalık etmeye başlamıştım, eş zamanlı olarak güzel sanatlarda da derslere giriyordum. Ablamın evi, rahat edeceğim yerde sığındığım bir köşeydi, şiire arzuladığım şevkle sarılamıyor, sözcüklerin arasında tökezliyor, fakültedeki odamda girip çıkanların gürültüsünden sinirle dolup taşıyor ama bunu etrafa belli etmemeye çabalıyordum. Mümtaz, İhsan, Celal, Behçet, Selim, hepsi aklımın içinde ramazanların vazgeçilmezi olan, şimdi kurulmaya bile çaba harcanmamış atlıkarıncaların üstünde dön babam dön dolaşıyorlardı kafa boşluğumda. Oturup çok çalışma vaktiyken, notlar birbirine karışıyor, ciltler evin orasında burasında kayboluyordu. Fakültedeki dayanamayıp açıldığım bir hoca derdimi bir gecede çözüverdi. Narmanlı Yurdu’nun giriş katında, bir büyük oda, mutfak ve banyodan mürekkep bu daire için gerekli iletişimi hemen sağladı. Birkaç gün sonra ivedi ihtiyaç olunacak bir sandık kitapla odadan içeri giriyordum. Diğer kitaplar daha sonra gelecekti. Pencerelere perde yerine gazete parçaları yapıştırdım, ilave masrafa lüzum yoktu, hem bu şekilde ışık ve sayfalarla beraber loşlaşan odadan içeri harfler büyüyordu. Odada eski bir karyola, bir de sağ ön ayağı oynak yazı masası vardı, Karaköy’deki bir dükkândan bardak tabakla bir iki mühim malzeme daha aldım. Kitapları duvar diplerine, masa üstüne, yatak altına yığdım.

Mor salkımların altında

Bu han, benim taşındığım vakitler, çevresi parmaklıklarla henüz kapatılmamış İsveç Konsolosluğu’nun karşısında idi. 19. yüzyılın ilk yarısında Rus Büyükelçilik binası olarak inşa edilmiş lakin daha sonra 1843’te, karşı hatta daha büyük bir bina inşasına karar verilmiş. Mimar Fosetti, karşıda başka bir bina yapadursun, burası Rus sefaretinin bürolarını ve Sofyalı Sokak tarafında küçük bir hapishaneyi barındırmaya devam etmiş. Hatta Troçki’nin Büyükada’ya geçmeden evvel bu handa soluklandığını söylerler. Bolşeviklerden kaçan Ruslara da çatı olmuş bir yuvaydı burası. Büyükelçilikler Ankara’ya taşınınca, konsolosluk büroları yeni binada toplanırken han da satılığa çıkarılmış ve yeni sahibi Eminönü tüccarlarından Narmanlı kardeşler olmuş. O gün bugündür Narmanlı Han denmiş adına ama daha çok odalarını mesken tutanlar sebebiyle Narmanlı Yurdu olarak anılmış.

İsveç Konsolosluğu’na bakan cephesinden büyükçe bir kapıyla girilen hanın avlusu aslında koca bir bahçedir. Ben en çok bu bahçe için burada otururum. İlkbaharda mor salkımlarla taşan bahçenin, çiçek tarhlarında başka renkler de görülür ama o salkımlar, dilimde devam eden şiirin belleğinde kalmış tortudur:

Beni bir lâhza müsâit bulamaz idlâle,
Ne beyaz bâkire zambak, ne ateşten lâle.

Ve o baharın çatlayan renkleriyle, dostların daireme doluşması, baygın çiçek kokusu getiren kadınlar eteklerinde. O gecelerde bu odada kimler yoktu? Zeki Faik İzer, Zühtü Müritoğlu, Dr. Fikret Ürgüp, Bedri Rahmi, karısı, kız kardeşi Mualla, Sabahhattin Eyüboğlu, Mehmet Ali ve Adalet Cimcozlar…

Beklemem fecrini leylâklar açan nîsânın,
Özlemem vaktini dağ dağ kızaran erguvanın.

Avludan başımı kaldırınca görünen gökyüzü İstanbul’undur. Beşiktaş’ında, Vanköy’ünde, Kanlıca’sında, Hisar’ında ayrı ayrı ruhlara bölünüp sonunda bir bene kavuştuğum, her defasında geçilen aynı caddelerde bir başka suretime şaşkınlıkla baktığım şehir. Bu avluda özellikle kış vakti kar yağdı mı bir tuhaf hâle bürünürüm. O zaman dostların neşesi yerine yalnızlığı yeğlerim. Geçmiş vaktin incinmiş dizlerine başımı koyar düşünürüm: “Ergani-Madeni’nde üç yaşında iken bir gün kendime rastladım. Çok karlı bir gündü. Ben sıcak ve buğulu bir camdan karla örtülü bir bayıra bakıyordum. Sonra birden bire kar tekrar yağmağa başladı. Bir çeşit çok lezzetli hayranlık içinde kalmıştım. Bu anı her karlı günde hatırlar ve yağışı beklerim.”[1]

Salkımların rüzgârda belli belirsiz oynarken kokularını yayması, bir köşeye yumak hâlinde doluşmuş kediler, birkaç ağacın ağız birliği ile mırıldanışı, bunların hepsi beni mesut eden şeylerdir. Odamı ev yapan, bastığım yeri bir araya toplanamayan ailemin sıcaklığı ile ısıtan bunlardır. Han kapısının devasalığı karşısında küçük kalışım, duvarların çatlaklarından fırlayan yosunlar, zamanın akışkan koynunda nerede durmam gerektiğinin sırrını paylaşır gibidir. İşte bütün bunların içinde çözmediğim bir sır vardır.

Mevsimler geçerken kubbede kalan

Ben İstanbul baharının yarı hasta, havada, suda gizli ürpermeler, tereddütlerle dolu başlangıcını severim.[2] Benim Narmanlı’daki odam tıpkı İstanbul baharı gibidir. Derbederliğinde, titreşimler, vazgeçmeler, bozup yapmalar bulurum. Birinin elinden düşüp karyolanın altına yuvarlanmış kalemin bana gelişini, kitapların arasına gizlice bırakılan mendilin elimi okşayışını ya da bunun olduğunu hayal edişimi, sarhoşluk veya coşkunlukla kırılıvermiş bir kadehin kırık köşelerinin ete her an batmaya hazır oluşundan keyif duyarım. Fakülteden caddelere, bambaşka evlere, sandallara, kıyılara sürüklediğim bedenimi, her gece bu odaya girerken yeniden yaratma istenciyle sevişirken bulurum.

Yaz vakti laleden vazgeçişimi bir kez daha hatırlar, buğu dalgasının altında kim bilir kaçıncı kez Behçet Bey ile sonu gelmez münakaşalara tutuşurum. Bunlar hülasa bir dostun elinde lezzetli yiyeceklerle kapıyı çalmasıyla bölünür, ağzımı sohbete teslim etsem de zihnim sayfada, ben kavgaya devam ederim ve hemen ertesi gün kendi yakama yapışırım. Sonra yine kış gelir, ben avluyu geçip şu odanın kapısına varınca üç yaşındaki hâlime rastlarım.

İçim hep yalnızlığımın bu koca hanınkine benzediğini söyler ama ona karşı çıkarım. Dükkânlarla, kiracılarla, kedilerle dolup taşan hana metrukluğu, ıssızlığı yakıştıramam, kendimle yeni bir münakaşa için başkaldıran içimi susturamasam da geleceği düşünüp kasvetli bir endişenin içine düşerim.

Hani gün geçmiş, ben gitmişim, bu masa, bu yatak, kitaplar gitmiş, dükkânlar bir bir kapanmış, kedilere yemek veren hanım ölmüş, han yalnız bir surete bürünmüş. Olur mu? Olur ya! Bir gün biri çıkar, bu hanın kapısının heybetine, sütunların azametine bakmadan “Yıkıverin şunu!” der mi? Der. Ne Cimcozların, ne Eyüboğlularının atölyelerinin hatırası kalır o zaman. Kasılmalarla, acılarla, kendini sanata teslim etme sonucu hayata başka yerden bakmalarla harmanlanmış, doğarken sanatçının etini kanatmış eserlerin esamesi bile okunmaz mı? Olur mu? Olmaz, olmaz… Ne bu han ne de odalarında düş kurup cümleye ekmek doğrayanlar üzerine molozlar yıkılmaz.

Ya olursa?..

Ölü hatıraların üzerinde yükselen ışıltılı bir meskenin ruhundan sual olunmaz mı vakti geldiğinde?

Her sabah başka bahâr olsa da ben uslandım,
Uğramam bahçelerin semtine gülden yandım.[3]


[1] Antalyalı Bir Genç Kıza Mektup
[2] Yaşadığım Gibi, İstanbul’un Mevsimleri ve Sanatlarımız
[3] Şiir, Yahya Kemal, Bahçelerden Uzak