Makale

Published on Ekim 2nd, 2016 | by Kuzey Ormanları Savunması

Yeşil kapitalizmin ayak oyunları: Sera gazsız büyüme hülyası

(Mehmet Baki Deniz/ Express – Ağustos 2016)

İnsanlık için yumurta kapı durumundayız. Küresel ısınmada, uzamanlar tarafından “geri dönülmez bir eşik” olarak adlandırılan 2°C’yi aşmamak için hemen harekete geçmek elzem. Öte yandan iki yıldır CO2 emisyonlarının sabitlendiğini gösteren raporlar vesilesiyle liberal çevreler ekonomik büyüme ve küresel ısınmayı birbirinden “ayrıştırmaya” çalışıyor. Durum gerçekten böyle mi? Tek sera gazı karbon mu? Büyümeye devam edip küresel ısınmayı durdurabilir miyiz? Raporlara ekososyalist veçheden yaklaşıyoruz.

 

Geçtiğimiz aralık ayında BM İklim Zirvesi COP-21’de hazırlanan ve nisan ayında taraf ülkelerin birçoğunun imzaladığı Paris Anlaşması ile bilim dünyasının küresel iklim değişimi hakkındaki görüş birliği diplomatik evraklara da geçirilmiş oldu. Sanayi devrimi öncesine kıyasla ortalama yüzey sıcaklıklarındaki artışın 2°C ile sınırlandırılması ve 1.5°C’nin altında ısınmanın hedeflenmesi, milyonlarca insan için yaşamsal önem taşıyor. Bunun için sera gazı salımlarının acilen düşürülmesi, daha somut bir ifadeyle bilinen fosil yakıt rezervlerinin yüzde 80’inin yer altında bırakılması gerekiyor. Aksi senaryo birçok bilim insanı tarafından “bildiğimiz anlamda dünyanın sonu” olarak niteleniyor. Isınmanın 2°C’yi aşmasının tetikleyeceği kartopu etkisi, medeniyetin maddi koşullarını hepten ortadan kaldırabilir.

Peki ama iyimser senaryo hâsıl olursa, medeniyetten topyekun vazgeçmeden fosil yakıtsız bir dünyaya nasıl geçiş yapacağız? Soruyu açarsak mesenlin aslı şu: Ekonomik büyümeye, artık değer yaratmaya dayalı sermaye rejimini, buna bağlı mülkiyet ve üretim ilişkilerini dönüştürmeden fosil yakıtlardan kurtulabilir miyiz? Kömür ve petrol karası yerine yemyeşil bir kapitalizme geçiş mümkün müdür? Yoksa ekolojik yıkımdan kaçınmak için son 200 yıllık gelişimini sera gazı salımına göbekten dayalı bir sermaye rejimini topyekun dönüştürmek zorunda mıyız?

 

Yeşil kapitalizmin savunucuları genellikle devlet müdahalesi ve piyasa mekanizmaları ile yenilenebilir enerjiye geçişin mümkün olabileceğini savunuyorlar. Yani, mülkiyet ilişkileri ve buna bağlı büyüme rejimini değiştirmeden, yalnızca rüzgâr, güneş ve suyun bize temiz enerji ve dolayısıyla da sürdürülebilir bir dünya sağlamada yeterli olacağını iddia ediyorlar. Bir başka grupsa, tüm gömülü yatırımı fosil yakıtlarına dayalı olan küresel kapitalist rejimin, küresel iklim değişimini durduracak raddede yeşil enerjiye geçişinin mümkün olmadığını, çözümün enerji talebini düşürecek bir ekonomik rejime geçiş olması gerektiğini ortaya koyuyor.

 

Değişimin mülkiyet ilişkilerine ve üretim biçimine müdahale etmeden mümkün olduğunu iddia edenler tarafından ekonomik büyüme ve sera gazı salımları arasında bir ayrışma (decoupling) olduğuna dair raporlar yayınlanıyor. Bu görüşe göre büyümenin devam etmesi için illa da sera gazı salımının artması gerekmiyor. Özellikle geçtiğimiz aylarda Uluslararası Enerji Ajansı’nın yayımladığı verilere dayanarak yazılan makalelerle yeşil kapitalizm taraftarlarının eli güçlenmiş gibi gözüküyor. İddia odur ki, tarihsel olarak kendini gösteren ekonomik büyüme ve emisyon artışı ilişkisi günümüzde kırılmıştır. Yani artık ekonomik büyüme gerçekleşirken, iklim değişikliğine yol açan gazların azaldığı bir rejim içerisinde yaşıyoruz. Daha fazla gayretle, biraz daha fosil yakıtlardan uzaklaşıp yeşil enerji yatırımlarını ve yeni teknolojilerimizi artırırsak, sistemi de iklimi de değiştirmeden hayatımıza devam edebiliriz. Oysa yeşil sermayeci pozisyonu güçlendiren bu raporlar hatalı veriler üstüne inşa edildiği gibi, iklim değişikliğiyle ilgili en temel gerçekleri görmemizi engelliyor.

 

Nedir bu ayrışma dedikleri ?

UEA (Uluslararası Enerji Ajansı), geçen yılın emisyon verilerinin de ellerine ulaşmasıyla ekonomik büyüme ve küresel emisyonların ayrıştığını ilan etti.[1] Buna göre, küresel enerji-kaynaklı CO2 emisyonlarının üst üste iki yıl sabit kalmış, böylece emisyonların tarihsel zirve noktasına ulaşmış olabileceği ihtimali oldukça güçlenmişti. Aynı şekilde Avrupa Meteorolojik Araştırmalar Enstitüsü de (EDGAR) tarihte ilk kez üst üste iki yıl küresel emisyonlarla, küresel büyüme sürecinin birbirinden ayrıştığını duyurdu.[2]

 

Öte yandan Dünya Kaynaklar Enstitüsü (WRI) tarafından hazırlanan bir vaka analizi, Avrupa ülkelerinin ve ABD’nin de dâhil olduğu 21 ülkede ayrışmayı detaylandırdı.[3] Özellikle 23 ülkenin son iki yıl değil, 2000’den beri bir ayrışma içerisine girdiğini iddia ediliyor. Bu görüşü farklı çalışmalara dayanarak savunanlar arasında BP de var, Heinrich Böll Vakfı da. Peki bunca kuruluşun farklı raporlardan yola çıkarak vardığı bu sonuca ekososyalistler sırf ideolojik dogmalarından dolayı mı güvenmiyorlar, yoksa bu sayılardan bu sonuçlara ulaşmanın kendisinde bir bityeniği olabilir mi?

 

CO2 değil, sera gazı

Öncelikle ifade edelim. EDGAR, WRI ya da UEA’nın ayrışma oluyor diye muştuladığı durum, sera gazı emisyonlarının azalması değil. Zaten hiçbir rapor da bunu söylemiyor. Dedikleri, enerji-kaynaklı karbondioksit salımlarının azaldığı. Oysa bundan başka son yıllarda önemi artan bir sera gazı daha mevcut: Metan. Metanın doğalgazın kullanımının artışıyla tehditkâr hale gelişini anlatmadan önce, gerçekte ‘ayrışma’ olup olmadığına bakalım.
Son iki yıldır dünya ekonomisi toplamda yüzde 6 büyümüşken, CO2 salımı düştü (UAE). Ancak bizi ilgilendiren sera gazlarından yalnızca biri CO2. Toplam sera gazı verilerine baktığımız zaman karşımıza çıkan tabloysa, ayrışmanın külleyen bir yalan olduğu. Belirtmeden geçmeyeyim. Şu anda elimizde sadece 2012’ye kadar sera gazı verisi var. Fakat sera gazı verisinde ayrışma görmeden, sadece son iki yıldaki C02’deki azalmaya dayanarak ayrışma var demek bütünüyle hatalı. Zira Bill Mckibben’ın[4] geçen şubat The Nation’da yayınlanan “Kürsel Isınmanın Dehşetengiz Yeni Kimyası” adlı yazısında belirttiği üzere Kuzey Amerika’da git gide artan kaya gazı yöntemiyle doğal gaz çıkarılması sırasında kuyulardan sızan Metan, C02’den çok daha güçlü bir sera gazı etkisine sahip. Kuyulardan yüzse 3-4 arasında sızıntı olduğu durumda kömür ile eş değer bir karbon salımı gerçekleşiyor. Oysa Amerika’daki birçok kuyuda sızıntı oranı yüzde 7-8’lerde. Tüm dünyada doğalgaza geçiş eğiliminin olduğu, son yıllarda CO2’in yerini git gide temel sera gazı olarak metanın aldığını, yeni sera gazı verilerinin de bununla paralel bir şekilde artacağını tahmin edebiliriz. Kısaca dönem değişti, sadece CO2’e bakarak ayrışma tartışmaları yürütülemez.

O zaman gelin elimizdeki sera gazı verilerini bu açıdan değerlendirelim. EDGAR’ın[5] küresel sera gazı emisyon verilerine göre yapılan aşağıdaki grafikte hem bölge bölge, hem de küresel ölçekte sera gazı artışlarını, AB-28, ABD, Hindistan ve Çin örnekleri üzerinden görebilirsiniz. Grafikten net bir şekilde anlaşıldığı üzere, emisyonlar küresel olarak 1990’lardan 2012 yılına kadar güçlü bir ivme ile artıyor.
graf1

graf2

Öte yandan, ABD ve AB-28’in bir bölgesel ayrışma sağladıklarını söylemek mümkün.

22 yıllık dönemde ABD ekonomisi büyürken sera gazları çok az artmış, AB ise yüzde 24 oranında bir sera gazı azalımı yaşamış. Bu da yıllık ortalama yüzde 1.2 civarında bir azalmaya tekabül ediyor. Bununla birlikte Çin ve Hindistan’ın salım değerlerinde roket hızında bir büyüme gerçekleştiğini söyleyebiliriz. Çin ve Hindistan’da emisyonlar üç katına çıkıyor. AB ve Kuzey Amerika bölgeleri hem büyüyüp hem de emisyonlarını azaltabilirken, Çin ve Hindistan gibi ülkeler bunu başaramıyor. Bu durumda yeşil kapitalizm yanlıları Çin ve Hindistan’ı daha sorumlu, sürdürülebilinir bir büyümeye çağırırken, özellikle AB’deki yeşil enerji yatırımlarını örnek gösteriyorlar.

 

Küresel üretim ve tüketim mekanlarının ayrışması

Bu argümana iki yönden karşı çıkılması gerekir. Birincisi Hindistan ve Çin’de üretilen malların nerede tüketildiğine bakmak elzem. Şöyle ki; küresel kapitalizmin uluslararası ticaret ağı neoliberal dönemde büyük bir niceliksel artışa yöneldi. Çin ve Hindistan’ın bu ticaretteki yerine bakarsak, bu dönemdeki büyük ekonomik artışının kendi iç pazarları için değil büyük oranda ABD ve AB için yapıldığını görüyoruz. Yani ABD ve AB bölgesinde sanayi üretiminin ekonomi içerisindeki payı düşerken, üretim Hindistan, Çin ve diğer Uzak Doğu ülkelerine doğru kaydı. Fakat Çin’de üretilen elektronik cihazın veya oyuncağın yarattığı salım Çin’in hanesine yazılırken, bunu tüketen ABD üretim sürecindeki salımlardan sorumlu tutulmuyor. Yani üretim sürecinin nimetleriyle pisliklerinin farklı coğrafyalarda paylaşılması üzerine kurulu tipik bir sömürgeci, coğrafi eşitsizlik ilkesine dayalı bir hikaye söz konusu. Velhasıl aslında AB ve ABD’nin salımlarının çok daha fazla arttığını söyleyebiliriz.

Ya İklim Adaleti?

İkinci mesele ise, yukarıdaki meseleden bağımsız, İklim Adaleti tartışmaları çerçevesinde AB ve ABD’de yaşanan ‘ayrışmanın’ bütünüyle yetersiz olduğudur. Hatırlayalım, sera gazları salımı AB 1990’lardan beri ortalama %1,2 azalış sağlarken, ABD ise sabit bir seyirde seyrediyor. Oxford Üniversitesi Fizik Bölümü’nün anlık yayınladığı küresel emisyon verilerinden yola çıkarak yapılan hesaplamaya göre şu an iki derecenin altında kalmak için yapmamız gereken azalım yüzde 2.7.[6] Yoksa 2038’de yüzey sıcaklıkları iki derecenin üzerine çıkacak ve dünya geri dönüşü olmayan bir yolda ısınmaya devam edecek. Dolayısıyla AB ve ABD’nin hali hazırda yaptığı sera gazlarındaki azalma küresel olarak geçerli olsaydı bile ihtiyacımız olan azalma hızının çok altında kalırdı. Kaldı ki, 1750’den beri kümülatif bir şekilde atmosferin sera gazlarıyla kirlenmesinde en çok pay sahibi olan Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’nın, örneğin Afrika’daki bir ülkeden çok daha fazla sorumluluğunun bulunduğunu söyleyebiliriz. Yani eğer iklim adaletinden bahsedeceksek ihtiyacımız olan emisyon azalışını zaten AB ve Kuzey Amerika’nın sırtlanması gerekiyor. Kısaca atmosferi kim kirlettiyse, o temizlesin. Yüzde 1’lik azalmalarla tarihsel sorumluklularını yerine getirmiş sayılamazlar.

 

Tekrar edelim. Vaktimiz kısıtlı. Eğer kapitalist devletlerin ‘ayrışma’ hesaplarını ve oranlarını beklersek en iyi ihtimalle 2050’ye doğru 2°C eşiğini aşmayı garanti ediyoruz. Zira ekonomik büyümeyi durdurmadan, tüketimi, enerjiye bağımlılığı azaltmadan sera gazlarını gereken hızda düşürmemiz mümkün gözükmüyor. Dolayısıyla IPCC (BM hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli) bile 2014’deki raporunda fosil yakıtlardan kurtuluş için aynı zamanda yıllık enerji ihtiyacında da bir düşüş sağlaması gerektiğini söylüyor[7]. 21. Yüzyılda bizleri endüstri öncesi dünya sıcaklığının 2°C altına indirecek azalım senaryoları, işler olduğu gibi devam ederse yüzde 300 ila yüzde 900 arasında artacak olan küresel tüketimi, 2030’da yüzde 1-4, 2050’de yüzde 2-6, 2100’de ise yüzde 2-11 arasında azaltmayı zorunlu kılıyor.’(ipcc sf. 24)

Yani açık bir şekilde IPCC raporları tüketimi, enerji ihtiyacımızı küçülttüğümüz, dolayısıyla da ekonomik bir küçülmeyi hedeflediğimiz bir düzenden bahsediyor. Bunu söyleyen kurumun, yani IPCC’nin, uluslararası eko-sosyalizm enstitüsü gibi bir kurum değil, BM’nin iklim değişikliği birimi olduğunu da hatırlatalım.

Velhasıl, içinde yaşadığımız sürekli büyümeye dayalı sermaye düzeninde devam etmek, emektar iklim aktivisti Bill Mckibben’in “küresel fosilden kurtul” (breakfree2016) eylemleri öncesinde yayınlanan ‘İtaatsizlik’[8] belgeselinde söylediği gibi, bizi çok radikal bir dönüşüme zorluyor. Bu radikal dönüşümü başarmak zorundayız. Yani ihtiyaçların sınırsız olduğu noktasından hareket eden bir ekonomi yerine, ihtiyaçların demokratik bir süreçte belirlendiği bir ekonomiye geçmemiz, dolayısıyla sonsuz büyümeye dayalı bir ekonomik düzenden, kapitalizmden kurtulmamız gerekiyor. Sistemi değiştirmeden, kurtuluşun yolu yok.

[1] https://www.iea.org/newsroomandevents/pressreleases/2016/march/decoupling-of-global-emissions-and-economic-growth-confirmed.html

[2] http://edgar.jrc.ec.europa.eu/news_docs/jrc-2015-trends-in-global-co2-emissions-2015-report-98184.pdf

[3] http://www.wri.org/blog/2016/04/roads-decoupling-21-countries-are-reducing-carbon-emissions-while-growing-gdp

[4] http://www.thenation.com/article/global-warming-terrifying-new-chemistry/

[5] http://edgar.jrc.ec.europa.eu/overview.php?v=GHGts1990-2012

[6] http://www.trillionthtonne.org

[7] http://www.ipcc.ch/pdf/assessment-report/ar5/syr/AR5_SYR_FINAL_SPM.pdf

[8] https://www.youtube.com/watch?v=qxg_GQjIN5I

 

Tags: , , , , , , , , , , , , , , ,


About the Author



Comments are closed.

Back to Top ↑