İklim

Published on Ekim 9th, 2016 | by Kuzey Ormanları Savunması

İklim mi, ekonomi mi?

(Sinan Eden/ Mesele – Ağustos 2016)

Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi COP-21, hükümet temsilcilerinin, ana akım medyanın, çevreci sivil toplum kuruluşlarının zafer nidaları arasında imzalanan Paris Anlaşması’yla sona ererken, önceden taslakları okumuş olan on binlerce iklim adaleti aktivisti sıkıyönetime rağmen Paris bulvarlarını işgal etti. Eyfel Kulesi önündeki caddede oturma eylemi yaparken anlaşma karara bağlandı, eylemcilerinse ilk yorumu “Beklediğimizden de beter!” oldu.

Paris Anlaşması’nın olumlu yanı, bariz ve akut hâle gelmiş bilimsel görüş birliğini tüm ülkelerin tanımış olması ve sanayi devrimi öncesine kıyasla ortalama yüzey sıcaklıklarındaki artışın 2°C ile sınırlandırılması gerektiğini (ve hatta 1.5°C’nin altında ısınmanın hedeflenmesi gerektiğini) kağıda geçirmiş olması.

Paris Anlaşması yapılması gerekeni ifade ederken ne kadar netse bunun nasıl yapılacağı konusunda da o kadar muğlak kalmayı başardı. Bağlayıcılığı olan emisyon azaltım hedeflerine yer verilmediği gibi, ülkelerin niyet beyanları bizi 3°C’nin üstünde bir ısınma rotasına kilitliyor. Bu belirsizliğin sonucunda, neoliberal söylemin sıklıkla yaptığı üzere iklim siyaseti bir sayılar mücadelesine dönüştü: Bir yandan emisyon telafileri, çılgın jeo-mühendislik projeleri, emisyon ticareti, karbon yakalama ve hapsetme gibi “negatif emisyon” yöntemleri ile iklim siyaseti muhasebeciliğe hapsediliyor. Öte yandan, fosil yakıtlara dayalı mevcut ekonominin yeşillendirilmesinin mülkiyet ilişkilerine ve üretim biçimine müdahale etmeden mümkün olduğunu iddia etmek üzere, ekonomik büyüme ve sera gazı salımları arasında bir ayrışma (decoupling) olduğuna dair raporlar yayınlanıyor. Her iki iddia da, gerçek dünyaya bakmak yerine duruma uygun birtakım sayıları öne çıkararak, her şeyin yolunda olduğu ve toplumsal ilişkileri değiştirmemize gerek olmayabileceği söylemini besliyor. Yani ha gayret, biraz daha fosil yakıtlardan uzaklaşıp yeşil enerji yatırımlarını ve yeni teknolojilerimizi artırırsak, sistemi de iklimi de değiştirmeden hayatımıza devam edebiliriz.

Peki gerçekten ekonomik büyüme ve emisyon artışı ilişkisi artık kırıldı mı? Bu “pazarcılar”, yani pazar mekanizmalarıyla iklim dostu politikaların uyumlu olduğunu savunanlar, sadece elmalarla armutları kıyaslamakla kalmıyorlar, aynı zamanda tartının ayarlarıyla oynuyorlar, torbaya çakıl taşları serpiştiriyorlar, başka bir pazar yerinde satılan elmaları da hesaba dahil ediyorlar, gelecek yılın armutlarını bugünden satıyorlar, teslim etmeden hemen önce de el çabukluğuyla birkaç elmayı torbadan çıkarıveriyorlar. Bu yazıda bu sayılar mücadelesini ve gizlediği ideolojik gündemi işleyeceğiz.

Pazarcının elinde ne var?

Geçen yılın emisyon verilerini yayınlayan Uluslararası Enerji Ajansı (UEA), son iki yılda enerji-kaynaklı CO2 emisyonlarının sabit kaldığını, ancak aynı zamanda ekonomi büyümekte olduğuna göre emisyonlarla GSYİH artışı arasındaki ilişkinin kırıldığını bildirdi. Bu haber birçok yayın organında umut ve neşeyle işlenirken; World Resources Institute (WRI – Dünya Kaynaklar Enstitüsü) daha da ileri giderek AB ülkeleri ve ABD’yi içeren bir analizinde bu ayrışmanın 21 ülkede bu yüzyılın başından beri gerçekleşmekte olduğunu savundu.

British Petroleum’un (BP) da teyit ettiği bu gelişmenin en belirgin örneği ABD’nin emisyonlarında vurgulanıyor. Bu noktaya birazdan döneceğiz.

Buraya kadar, ayrışma argümanını özetledik. Şimdi verilere biraz daha dikkatli bakalım.

Pazarcının elinde ne yok?

Öncelikle, WRI raporunda temel alınan dönem 2000-2014 yılları olmuş. Böylece küresel ekonomik krizi içerecek bir zaman aralığı seçilerek, sanki kriz sebebiyle yaşanan emisyon azaltımlarının sebebi yenilenebilir enerji yatırımlarıymış gibi biz izlenim uyandırılıyor.

İkincisi, yine bu zaman aralığı sayesinde, Kyoto Protokolü’nden dolayı (kömür, çimento ve inşaat gibi) kirli sanayinin çevre ülkelerine göç edişi tamamen içeriliyor. Bunu yaparken GSYİH artışı emperyalist ülkelerin hanesine yazılıyor, emisyonlar ise gelişmekte olan ülkelerin hanesine. İşte size ayrışma. Malum, aynı dönemde Çin ve Hindistan’ın sera gazı salımları iki katına çıktı, ancak bu ülkeler vaka analizinin parçası olmadıklarından pazarcıların içi rahat.

pazarciÇok önemli bir nokta daha var. UEA’nın verilerine dayanan makaleler, ayrışmanın gerçekleştiğini söylerken, küresel sera gazlarının dörtte birden fazlasını salan Çin’in kömür yatırımlarını durdurma kararını vurguluyorlar. Çok güzel. Peki Çin’de ekonomik büyüme ve emisyonlar arasında bir ayrışma var mı? Eğer varsa, Xi Jinping neden Çin ekonomisinin enerji-yoğun sanayilerden yenilikçi ve yüksek kaliteli hizmetlere geçişini savunurken, yavaşlayan büyümeyi ülkenin “yeni normali” olarak tanımlıyor?

İşin aslı şu ki Çin’in ekonomik büyüme hızı 2007’de zirve yaptıktan sonra, 2010 yılından itibaren düzenli bir düşüş gösteriyor. Bunlara bir de son iki yılda güçlenen hava kirliliği karşıtı toplumsal muhalefet de eklenince, artık hepsini kalkındıkça kalkınmak isteyen ülkelerin hanesine ekleyebilir ve ayrışma hipotezimizi savunabiliriz.

Son olarak, peki tüm bu makalelerin amacı ne? Açıp herhangi birini okursanız, verilen mesajın sistemi değiştirmeden iklim değişimini durdurabileceğimiz olduğunu görebilirsiniz. Peki o zaman neden hiçbirinde ısınmayı 2°C’nin altında tutacak senaryoların neye benzedikleri hakkında bir not yok? Açıkçası, küresel emisyonlardan sorumlu ülkeler Paris Anlaşması öncesinde verdikleri vaatleri şimdiye kadar öyle ya da böyle tutuyorlar. Bu vaatler bizi 2°C’nin üstünde bir ısınma rotasına kitleyecek. Yaşanabilir bir gezegen için gereken, bilinen fosil yakıt rezervlerinin en az yüzde 80’inin yer altında bırakılması. Sırf petrole odaklansak bile, 1.1 trilyon dolar değerinde yatırımın önümüzdeki on yılda çöpe atılması demek bu. Dünyanın en büyük şirketlerinin iflas etmesi ve küresel piyasaların durma noktasına gelmesi anlamına gelecek bu ölçekte bir “ayrışma”nın başka bir ismi var: devrim.

Pazarcının diğer elinde ne var?

Sorunun sadece emisyon azaltımının “yetersiz” olmasından ibaret olduğunu sanıyorsanız burjuva ekonomistleri ve muhasebecileri çok hafife alıyorsunuz demektir. Gerçekte olan, emisyonların azalması değil, zaten hiçbir rapor da böyle bir laf etmiyor. Peki, enerji-kaynaklı karbondioksit salımları azalırken, diğer sektörlerde ve diğer sera gazlarında neler oluyor? İki sürpriz konuğumuz var.

İlk örneğimizde, yukarıda grafiğini verdiğimiz ABD emisyonlarına killi şistten gazından hidrolik kırılma (fracking veya hydraulic fracturing) yöntemiyle elde edilen doğal gazı ekleyelim. İlk kez 1950lerde denenen bu pahalı yöntem geçtiğimiz yıllarda petrol fiyatlarının 100 dolar seviyelerine ulaşmasıyla Kuzey Amerika’da moda oldu. ABD’de petrol ve gaz için toplamda 2 milyondan fazla kuyudan bahsediyoruz, ki bunlar ülkenin petrol üretiminin yüzde 43, gaz üretimininse yüzde 67’sini oluşturuyorlar.

Hidrolik kırılma yöntemini savunanlara göre doğal gaz kömüre ve petrole kıyasla çok daha az karbondioksit saldığı için daha temiz bir enerji kaynağı. Nitekim fosil yakıt endüstrisi açısından bakıldığında, önceki bölümde bahsettiğimiz ayrışmanın da temel dayanaklarından biri.

Yalnız bir sorun var: Bu karmaşık yöntemin kullanıldığı doğal gaz kuyularında gaz sızıntısı oluyor. Neyse ki ayrışma taraftarlarının hesaplarını bozmayacak şekilde, bu sızıntı metan salımı anlamına geliyor. Metan karbondioksit olmadığı için önceki grafiklerde görünmüyor. Ancak metan aynı zamanda karbondioksitten çok daha güçlü bir sera gazı. On-yirmi yıllık bir zaman dilimi (yani iklim değişimini durdurmak için sahip olduğumuz zaman aralığı) dikkat alındığında metanın sera etkisi karbondioksidin 86-105 katı!

Bir diğer deyişle, eğer bu metan sızıntısı yüzde 3 gibi az bir seviyede tutulsa bile hidrolik kırılmanın iklime etkisi kömürden daha fazla olacaktır. Oysa araştırmalar sızıntının 3.6 – 7.9 seviyesinde olduğunu tahmin ediyor. Örneğin 2013’te yapılan bir araştırma uydu verilerini inceleyerek Utah eyaletinde metan sızıntılarının yüzde 9’a kadar çıkabildiğini gösterdi.

Şimdi bunu hesaba katarak ABD emisyonlarına bakalım.grafik

Yani emisyonlar bırakın azalmayı artıyor! Şimdi bunun yanına bir de ekonomik krizi eklersek, illa ayrışma arıyorsak emisyon artışının ekonomi küçüldüğünde bile devam ettiği sonucuna varabilirdik; ama bu yeşil kapitalizm taraftarlarının pek hoşuna gitmez herhalde.

ABD’de durum böyleyken böyle. İkinci örneğimizi de Avrupa Birliği’nden verelim ki WRI raporundaki referans ülkelerini gözden geçirmiş olalım.

Malumunuz, Kyoto protokolü emisyon azaltım hedefleri belirlerken arazi kullanımı ve arazi kullanımındaki değişiklikler sebebiyle oluşan emisyonları konunun dışında bırakmıştı. Böylece mesela  ormanları kesip ağaçların karbon hapsetme kapasitesini yok ederseniz bunun emisyon kotanıza bir etkisi olmuyor. İşte AB tam da buna oynadı: Geçmişte petrolden elde edegeldiği benzini biyoyakıtlardan elde etmeye başladı. Her yıl milyonlarca yeni biyodizel aracın piyasaya girdiği Avrupa’da biyoyakıtla çalışan otomobillerin oranı birçok ülkede yüzde 30’u aştı bile.

Şimdi dikkatlice bakalım. Yukarıdaki grafiklere göre, bu araçların iklime etkisi: yok. Çünkü enerji-kaynaklı karbondioksit salımı yapmıyorlar. Yaptıkları, dünyanın en değerli yağmur ormanlarının kesilmesi, yerine devasa palmiye, soya, kolza ve ayçiçeği plantasyonları konması. Otomobil şirketlerinin lobicilerine sorsanız ortada emisyon falan yok: bir bitki kesiliyor, başka bitki konuyor, yeni bitkinin hapsettiği karbonu düşünürsek net etki sıfırlanmış oluyor. Ancak Transport and Environment (T&E – Ulaşım ve Çevre) örgütünün araştırmasının da gösterdiği üzere biyoyakıtların iklime toplam etkisi bildiğimiz petrolden daha kötü.

Sırf doğrudan emisyonları kıyaslarsak, evet, fosil yakıtlara göre yaklaşık yüzde 50 azaltım yapılmış oluyor biyoyakıtlara geçişle. Ancak arazi kullanımı değişikliğini hesaba katınca biyoyakıtlar yüzde 80 daha çok emisyona yol açıyorlar. Kimi durumlarda biyoyakıtların emisyonları dizel yakıtların üç katına kadar çıkabiliyor.

Peki, sizce WRI’nin analizi doğrudan emisyonlara mı bakmıştır yoksa sera etkisine bütünlüklü bir yaklaşımı mı benimsemiştir?

Küçük çocuk olsa kanmaz, ama sayılar ve grafikler çizip altına da afili referanslar yazınca ciddiye alınıyor. Açıkça söylemek lazım: Sağ elindekini sol eline alıp “Bak artık daha az elma var.” demek iklim krizinin vahametiyle alay etmektir. Sağ elindekini sol eline geçirirken ayrıca bir iki elma daha ilave ediyorsan, sonra bir de utanmadan iklim aktivistlerine “E ama bardağın dolu tarafına bakmak lazım, bak şurada azalma var, olumlu kısma odaklanalım.” diyorsan, ciddiye alınmayı bekleyemezsin. Ayrışma konusunda hazırlanan raporların çoğunun yaptığı büyük ölçüde bundan ibarettir.

Böylece WRI’nin “vaka analizi” olarak sunduğu ayrışma verilerinin ABD ve AB ülkeleri için gerçekte ne anlama geldiğini anlamış bulunuyoruz. Küresel ölçekte ise, en iyi ihtimalle “zayıf ayrışma” (yani enerji yoğunluğu ile GSYİH artışı arasında ayrışma) yaşandığını söyleyebiliriz.

Pazarcıyla ne işimiz olur?

İşin en fenası, bu propagandayı yapan ve iklim değişimini durdurmak konusunda samimi olan aktivistler var. Bu grubun hipotezine göre “Bu grafikler elimizi güçlendiriyor. Fosil yakıta yatırım yapmayı düşünen sermayedarlar iki kez düşünüyorlar artık.” Kapitalist küreselleşme başladığından beri ister demokrasi olsun, ister çevrecilik olsun, ister açlığın ve salgın hastalıkların önlenmesi olsun birçok konuda sermayenin harikalar diyarında yaşayan bu arkadaşlara eleştirimiz şu: Bu grafikleri çizenler bizzat iklim düşmanı şirketlerinin kendileri. Biz bir propaganda yapmıyoruz, bu zaten onların kendi propagandası, biz sadece bu propagandayı yeyip yememe tercihini yapıyoruz.

Böyle raporlar yayınlayan Shell, BP gibi kuruluşlar, bu makalede anlattığımız durumun gayet farkındalar. Tam da bu rezaletlerinin üstünü örtmek amacıyla “Bak bak şuraya bak, sorun yok ki, emisyonlar azalıyor, ekonomi ise büyüyor, sermayeyi karşınıza almanıza gerek yok.” diyorlar bu raporlar aracılığıyla.

Öte yandan: Hangi ülkede üretilmiş olursa olsun, hangi GSYİH hesabına dahil olursa olsun, en az 21 trilyon doların vergi cennetlerinde gününü gün ettiğini biliyoruz. Dünyanın en büyük emisyon kaynağı ABD ordusunun emisyon hesaplarından muaf tutulageldiğini biliyoruz. Yıllık iş hacmi 350 milyar doları bulan ExxonMobil’in1 40 yıldır iklim değişiminin farkında olduğunu ve o zamandan beri iklim inkarcılığına yüzlerce milyar dolar harcadığını biliyoruz.

İklim adaleti savunucularının tez elden gerçek dünyaya dönmeleri gerekiyor. Kapitalizm içi yöntemler artık birer soyut fikir falan değiller, onlarca yıldır defalarca test edilmiş ve defalarca çürütülmüş bir hipotezden bahsediyoruz. Yirmi yıllık iklim diplomasisinden acilen ders almamız gerekiyor, çünkü bu dersi şimdi almazsak önümüzdeki dönem tekrar etmemiz mümkün olmayabilir: Çünkü iklim değişimini durdurmak için pek, pek, pek az zamanımız kaldı.systemchange

Oysa başka bir ihtimal daha var, ekonomi ile refah arasında ideolojik bir ayrışma yapmak. Yani, ekonomik kalkınmanın, şirketlerin karlarının artmasının falan bizlere de faydalı olduğu argümanını topyekun reddetmek, daha adil ve yaşanabilir bir dünyayı doğrudan savunmak. Bir diğer deyişle, neoliberal söylemi kırıp, şirketleri ve süper-zenginleri reddedip ve gerçek çözümlere odaklanmak. “İklimi değil sistemi değiştir.” sloganı bugün her zamankinden daha geçerli ve acil.

Tags: , , , , , , , ,


About the Author



Comments are closed.

Back to Top ↑