(Deniz Mazlum / Mimarist, 2016/2, Sf 86-90)

Birkaç yıl öncesine kadar, Belgrad Ormanı’nın Neşet Suyu kesiminde, beton basamaklarla ulaşılan düzlük bir alanda, çam ağaçları arasında görkemli bir mermer anıt yer alıyordu (Şekil 1 ).

İstanbul’un en gözde rekreasyon alanlarından birinde, ormanın nispeten gözden uzak sayılabilecek bir köşesinde konumlanan bu anıtın çevre koşulları ve büyük ölçüde harap olup üç blok halinde parçalandıktan sonra demir U profillerle tespit edilerek yeniden ayağa kaldırıldığını gösteren durumu üzücü ve dikkat çekiciydi. Hangi olayın anısına dikildiğini araştırıp bunun bir toplu şehit mezarı olduğunu, Hassa redifinin 6. Alay neferlerinden 13’ünün şehit olması üzerine, 1870/71’de, toplu bir mezar taşı olarak düzenlendiğini  anladığımda, bir iade-i itibar güdüsüyle bu anıtı bir yazıyla tanıtmaya çalışmıştım (Mazlum, 2006). Umudum, anıtın anlamını ve üslup özelliklerini aktarmak kadar, şehit düşmüş askerler için mezar taşı düzenleme geleneğinin tarihini aydınlatmaya da bir katkıda bulunmaktı.

sekil1

Şekil 1 a-b. “Şüheda Makberesi”, 2006.

sekil2

Şekil 2. “Şüheda Makberesi”, 2010.

sekil3

Şekil 3. “Şüheda Makberesi”, 2016.

Büyük olasılıkla burada eski ve değerli nesneler bulma beklentisi içindeki definecilerin açtığı ve bakımsızlıkla giderek derinleşen çukur bir süre sonra anıtı da kısmen yuttu ve değersiz bir taş parçasına indirgedi (Şekil 2 ). Derken yeni bir düzenlemeyle anıt, aynı zamanda bir namazgah olduğu için aslında kıbleye yönelmesi gerekirken bu özelliği hiç dikkate alınmadan rastgele yerleştirilerek eski konumuna yakın bir noktada yeniden sergilenmeye başladı (Şekil 3 ). Bu yeni sergilemede hurda demiryolu traversleri kullanılmış, anıta hak ettiği özenli bir peyzaj düzenlemesi, hatta bir bilgilendirme tabelası bile çok görülmüştü. çevredeki belli başlı yapı ve yerleri işaret etmek için Neşet Suyu’na konulan haritada da anıt anlaşılmaz bir biçimde “namazgah mihrabiyesi” olarak tanıtılıyordu (Şekil 4 ). üzerindeki dizelerde “musalla şüheda makberesi” yani “namazgahlı şehit mezarı” olarak tanımlanan, örneklerinin çok sayıda olmadığını sandığım ve ilginç bir savaş mirası olarak değerlendirdiğim bu anıtı, bu sayının dosya konusuna bir katkı sunacağı düşüncesiyle, Mimarist okurlarına da tanıtmak istedim.

Anıtın Tasviri, Biçim ve Üslup Özellikleri
Hicri 1287 (1870/71 M) tarihini taşıyan anıt, 200 cm x 67 cm x 10 cm ölçülerinde, beyaz mermerden bir dikdörtgen prizma biçimindedir. Taş bloğunun üst iki köşesi yuvarlatılmış, alt iki köşesine ise S profilli silme biçimi verilmiştir.

Ön yüz “makam taşı” diye nitelendirilebilecek toplu bir mezar taşı iken (Şekil 5), arka yüz bir namazgah gibi tasarlanmış (Şekil 6) ve eliptik bir alan içinde, namazgahlarda görülen ve cami ve mescitlerde de mihrap üstünde yer alan “Küllemâ dehale aleyhâ zekeriyya el mihrab” ayeti yazılmıştır. Bu yazının altında, bir mihrap nişini andıran içbükey girinti içinde, sekiz halkalı bir zincire asılmış ve oldukça ayrıntılı işlenmiş bir kandil kabartması yer almaktadır. Bu yanan kandil, bir yandan namazgâh işlevini vurgularken, bir yandan da açık havada bir kapalı mekân yanılsaması oluşturmakta, ya da anıt sanki bir çatı altındaymış algısını yaratmaktadır (Şekil 7). Ucunda püskül bulunan sekiz halkalı zincirin yukarıdaki ilk halkası, taşın içine doğru devam ediyormuş gibi, yarım olarak işlenmiştir. Bir anlamda, yukarıdaki çarkıfeleğin ucundan sarkan uzun zinciri, ayetin yazılı olduğu bölüm adeta gizlemektedir. Zincirin ucundaki püskülün altında, baklava biçimli bir askı, kandili taşımaktadır. Kandilin aşağıya doğru daralan haznesi üstünde alevleri andıran bir kabartma dikkati çekmektedir.

sekil7

Şekil 5. Anıtın ön yüzü. Şekil 6. Anıtın arka yüzü (namazgâh yüzü). Şekil 7. Arka yüzde kandil betimlemesi.

Taşın kanımızca en ilginç özelliklerinden biri, her iki yüzünde de aynı askeri armaya yer verilmiş olmasıdır. Böylece, askeri ve dinsel iki imge yan yana getirilerek ilgiç bir kompozisyon oluşturulmuş, namazgâh tarafında arma ile ayetin iç içe düzenlenmesi, hem şehit askerler için bir mezar taşı, hem de bir namazgâh olma işlevlerinin ustaca yansıtılmasını ve kaynaştırılmasını sağlamıştır.

18. yüzyılın sonundan itibaren oluşturulduğu ve 19. yüzyılın son çeyreğinde, Sultan II. Abdülhamit döneminde geliştirildiği bilinen arma (Özdemir, 1997: 99), bu anıtta oldukça yalın bir biçimde temsil edilmiştir (Şekil 8 ), ancak askeri bir olayla bağlantıyı hissettiren “militarist” ifadeden de yoksun değildir.

seli8

Şekil 8. Namazgâh yüzünde arma ve ayet.

Armanın dikkat çekici ilk özelliği, düşey eksene göre ışınsal ve simetrik olan düzenlemenin merkezinin, aynı zamanda bir çarkıfelek motifinin de göbeği olmasıdır. Gelişmiş bir Osmanlı armasında, düzenlemenin merkezinde yer alan kalkan motifi bu erken örnekte bir çarkıfelek olarak yansıtılmış, bu motifin hemen üstünde de aşağıya doğru bakan bir hilalin altında yürek biçiminde bir figüre yer verilmiştir. Birbirini yaklaşık 45 derecelik açıyla kesen iki sadağın kesişim noktaları bu çarkıfeleğin arkasında kalmaktadır.

Sadaklar içindeki oklar net bir biçimde gösterilmiş ve sadakların uçlarına lale biçiminde püsküller eklenmiştir. İki sadağın kesişmesiyle oluşan üçgen alanlar tam simetrik olarak düzenlenmiş, bu alanlar içinde küçük sancak, tüfek kabzası, mermi ve top figürleri kabartma olarak işlenmiştir. Bu üçgen alanların çarkıfelek motifine göre sağında ve solunda damla biçimi verilmiş birer motif de yer almaktadır. Armanın bir diğer öğesi, üst kesimde yer alan, 20 zikzaklı ışınsal motiftir. Osmanlı armalarının güneşi simgeleyen bu motifi de bu örnekte, yalnız üst bölümü gösterilerek yalın bir biçimde işlenmiştir.

Anıtın ön yüzünde, arma altında, ince bir suyla belirginleştirilmiş olan kemer eğriliğine neredeyse bitişik olarak başlayan ilk satırı, kemerli yüzeyin tamamını kaplayan iki satır daha izlemektedir. Daha aşağıda, taş yüzeyinin orta kesiminde ise, her biri 9 x 37,5 cm’lik bir alanı kaplayan, ince bir suyla sınırları çizilmiş 14 satır, bunların sağında ve solunda da yedişer tane olmak üzere 14 oval madalyon yer almaktadır (Şekil 9 ).

Anıtın Üzerindeki Yazılar
Taşın ön yüzünde, arma altındaki kemerli yüzeyde, “Hassa Nizamiye altıncı / Alayının üçüncü taburunun beşinci bölüğünde / İkinci onbaşının üçüncü neferi Karahisarî Yusuf bin Veli” yazısı okunmaktadır. Altındaki 14 satırda daÖmrün efzun ede Sultan Aziz’in Mevla

Bendegânı ola Aden’de muvaffak âlâ
Geldi Karaburun’a mesele-i sabıkada
Düvel-i müttefika askeri doldu her câ
Asker-i hassa dahi geldi sene yetmiş bir
Burada etdi vefat on üçü hükmen şüheda
Gaib olmuşdu bilinmez iken asarı heman
Buldu meşhedlerini yapdı Franko Paşa
Vüzeradan mutasarrıf Cebel-i Lübnan’a
Himmet-i kal’-ı cibal fahr-i vatandır hakka
Pek güzel oldu musalla şüheda makberesi
Okuyub fatiha ervahına kıl hayır dua
Sırrı yaz cevher-i tarih bu makama lâyık
Hayr ile kıldı becâ seddi Franko Paşa
Sene 1287

dizeleri yer almaktadır.

sekiil9

Şekil 9. Anıtın ön yüzünde yazı satırları ve madalyonlar.

On dört madalyon içinde, 8’i Alaiyeli (Alanyalı), 2’si Serikli, 1’i Manisalı ve 1’i Milaslı 12 askerin adı anılmakta, daha küçük diğer iki madalyonda da hattatın Mevlevi Zeki Dede olduğu bilgisi verilmektedir (Şekil 10). Anlaşıldığına göre, önce Düvel-i Müttefika (müttefik devletler), sonra da 1271’de (1854/55) Hassa askerleri Karaburun’a gelmiş, Karahisarlı Yusuf bin Veli’nin bölüğünde olan bu 12 asker, komutanlarıyla birlikte şehit düşmüştür. Burada adı geçen Karaburun, Belgrad Ormanı’nın Karadeniz kıyısında, doğuda yer alan burun olabileceği gibi, Terkos’un kuzeyindeki Karaburun da olabilir.2

Anılan tarih akla hemen Kırım Savaşı’nı getirmektedir. Ekim 1853 – Mart 1856 tarihleri arasında yaşanan bu savaşta Osmanlı devleti, müttefikleri İngiltere, Fransa ve Piemonte Krallığı ile birlikte Rusya’ya karşı savaşmıştır. Savaş sırasında Trakya’da, Varna’ya kadar uzanan bir alanda askerlerin konuşlandığı, burada bir çarpışma yaşanmadığı ancak başta kolera olmak üzere salgın hastalıklar nedeniyle çok sayıda askerin yaşamını kaybettiği (Tuncer, 2015) dikkate alındığında bu 13 kişinin de salgın bir hastalık, muhtemelen kolera nedeniyle öldüğü düşünülebilir. Şehitliklerinin “hükmen” olduğunun belirtilmesi de bu savı desteklemektedir.

Askerlerin tümünün Güney Anadolulu olması dikkat çekicidir. Aradan 16 yıl geçtikten sonra, 1870/71’de, Sultan Abdülaziz zamanında, şehit düştükleri yeri bulan Cebel-i Lübnan mutasarrıfı Franko Paşa bir şehitlik yaptırmış ve askerlerin anısına bu namazg.hlı mezar taşını diktirmiştir. Franko Paşa Osmanlı devletinin Katolik Rum vatandaşlarından biridir. Halepli olan, daha sonra İstanbul’a gelerek hariciye ve gümrük dairelerinde g.rev yapan Franko Nasr. Paşa’nın (Franko Kusa) 1868’de vezir rütbesiyle Cebel-i Lübnan mutasarrıfı olduğu (M. Süreyya, 1996: 1818) ve bu g.revi 1873’e kadar sürdürdüğü (Kuneralp, 1999: 113) bilinmektedir. Bilinmeyense, bu anıtı neden .zenle yaptırdığı, bu olaya neden bu kadar hassasiyetle yaklaştığıdır. Kendisinin Kırım Savaşı sırasında üstlendiği g.rev ve oynadığı rol aydınlatılabilirse, belki bu da anlaşılacaktır.

Anıttaki Yazıların Hattatı ve Şairi

Taşın üzerindeki yazı ta’l.k hatla yazılmış ve kabartma olarak uygulanmıştır. En alttaki iki madalyonda sağda “Ketebehu el-Mevlevi”, solda da “Zeki Dede gufire lehu” yazıları okunmaktadır. Mevlevi hattat ve şairlerinden Zeki Dede’nin Bursalı olduğu, ta’l.k hat sanatında ün kazanmasını sağlayan bir ustalığa eriştiği, 1855 büyük Bursa depreminden sonra İstanbul’a geldiği bilinmektedir (Kü.ük, 2003: 241). Zeki Dede, Yusuf K.mil Paşa’nın konağında maaş karşılığında mesnevi okutmuş, paşanın kütüphanesinde h.fız-ı kütüblük yapmış ve bazı kitapları istinsah etmiştir. 1874’te .sküdar Mevlevihanesi şeyhliğine getirilen ve bu g.revi beş yıl boyunca sürdüren Zeki Dede, 1881’de vefat etmiş ve bu mevlevihanenin haziresine defnedilmiştir (Kü.ük, 2003: 241).Hazirenin üstüne daha sonra inşa edilmiş, 12 sanduka i.eren türbede yatmaktadır. Bursa Osman Gazi Türbesi’nin, 1863’te tümüyle yeniden yapılmasıyla sonu.lanan restorasyonunu belgeleyen kitabenin de (Şekil 11 ) Mevlevi Zeki Dede’nin eseri olması (Ayverdi, 1989: 110), bu hattatın d.neminin tanınmış sanat.ıları arasında bulunduğunu doğrulamaktadır.

Anıt üzerindeki dizelerin 13. satırı, bu dizeleri kaleme alan kişinin Sırrı adındaki bir şair olduğunu ortaya koymaktadır. Şair “cevher tarih” düşmüş, yani son dizeyi, noktalı harflerin toplamı, ebced hesabıyla taşın dikilme tarihi olan Hicri 1287’yi verecek bi.imde oluşturmuştur. Bu şair, tıpkı Mevlevi Zeki Dede gibi Yusuf K.mil Paşa Konağı’nın müdavimlerinden olan ve daha sonraları Paşa’yla nik.hlandığı da sanılan Diyarbakırlı mutasavvıf şair Sırr. Hanım (1814-1877) (İspirli, 2004; A.ıl, 2005) olabilir mi? Bir Divan’ı da bulunan Sırr. Hanım şehit düşmüş askerler i.in dikilen namazg.hlı bir mezar taşının, başka bir deyişle, hem askeri hem de dinsel ağırlığı olan bir anıtın dizelerini yazmış ise bu, anıta bir anlam daha yüklemekte ve 1870’lerde kadının toplumdaki yeri ve ağırlığı konusunda da bir fikir vermektedir.

sekil10_11

Şekil 10. Altta hattat Mevlevi Zeki Dede’nin adının belirtildiği küçük madalyonlar. Şekil 11. Bursa Osman Gazi Türbesi onarım kitabesinde Mevlevi Zeki Dede’nin 1863/64 tarihli hattı.

Bu yazıda kısaca tanıtılmaya .alışılan bu “şüheda makberesi”, yalnız kutsal bir g.rev uğruna şehit düşmüş askerlerin anılarını yaşattığı i.in değil, sanat tarihi a.ısından da bir değer ve .nem taşımaktadır. .zerinde, sanat.ısı da bilinen güzel bir hattın, ilgin. bir armanın ve bir kandil kabartmasının bulunması, dizelerle madalyonların oluşturduğu ilgin. düzenleme, kısacası taşın her iki cephesinin de kompozisyonu bu taşı se.kin ve ender bir .rnek haline getirmektedir. .te yandan bu mezar taşı, bir tarihsel olayın aydınlatılmasına katkıda bulunan değerli bir belge, bir savaş anıtıdır. Hassa redifinin Altıncı Alayı’ndan Onbaşı Yusuf bin Veli ile birlikte can veren 12 asker, .lümlerinden 16 yıl sonra hatırlanmış ve .zenle bu anıt oluşturulmuştur. Anıtın, bir kültür varlığı olarak maddi değeri kadar, somut olmayan miras değeri de bulunmaktadır.

Yapılan yeni düzenleme, daha .zenli bir koruma ve sergileme y.nünde bir umut yaratmışsa da, bu umut boşa .ıkmış, yeri ve y.nü değiştirilerek anıtın anlamı tahrif edilmiş, namazg.h işlevi dikkate alınmamıştır. Sürekli a.ık hava koşullarına maruz kalan taşta meydana gelen .nemli sorunlara (biyolojik bozulmalar ve kirlenme…) uygun bir konservasyon uygulamasıyla ..züm getirilmediği i.in, anıt hızla daha da  bozulma ve detaylarını kaybetme riski altındadır (Şekil 12 ). Anıtın hurda ahşap traversler arasında sergilenmesi de, bir toplu şehit mezarına g.sterilmesi gereken saygıyla .rtüşmemektedir (Şekil 13 ). .lkeleri i.in gen. yaşta şehit oldukları anlaşılan bu 13 askerin Yusuf bin Veli ile birlikte 5’i de Alanyalı olan Mehmed’lerin, Süleyman, Abdullah ve Mustafa’nın, Milaslı Süleyman ile Serikli Ali ve Abdurrahman’ın, Manisalı Mehmed’in anılarını yaşatan bu savaş anıtı, hak ettiği gibi korunamamıştır; doğru ve .zenli bir bi.imde sergilenmemektedir. Bu da, hamaset destanlarına pek düşkün olan toplumumuza, doğrusu hi. yakışmamaktadır!

Deniz Mazlum, Doç. Dr., İTÜ Mimarlık Fakültesi Mimarlık Bölümü,

deniz.mazlum@itu.edu.tr

(Tüm fotoğraflar yazara aittir.)

Notlar

1. Edhem Eldem “Osmanlı Mezar Taşlarında Gelenek ve Modernlik. Değişen .lüm” başlıklı makalesinde, ‘resmi şehit’ statüsünün ne zaman başladığını saptamanın gü. olduğunu belirtmekte, Yahya Efendi Mezarlığı’nın “Şehitlik” adıyla anılan bir b.lümünde 1897 Yunan Harbinde .lmüş erler i.in dikilmiş taşlardan s.z etmektedir. Prof. Eldem, Halid bin Bayram’ın Yahya Efendi Derg.hı’nda bulunan 14 Temmuz 1897 tarihli mezar taşını da “resmi şehit kavramının kesin ve belirgin olarak ortaya .ıkışının ilk .rneği” olarak değerlendirmektedir (Eldem, 2005).

2. Reşat Ekrem Ko.u’nun İstanbul Ansiklopedisi’nde (5. Cilt: 2480-2481), Haritacı Beh.et Bey tarafından .izildiği belirtilen haritada Uzunca Burun’un hemen doğusunda bir Kara Burun g.sterilmiştir.

3. Süreyya, 1996: 1708’de Zeki Dede’nin .lüm tarihi 1883 olarak verilmektedir.

Kaynaklar

A.ıl, B. (2005), Sırrî Râhile Hanım ve Dîvânı (Sırrî Râhile Hanım and Her Dîvân), Boğazi.i .niversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı B.lümü yüksek lisans tezi

Ayverdi, E. H. (1989), İstanbul Mimari Çağının Menşei. Osmanlı Mimarisinin İlk Devri. Ertuğrul, Osman, Orhan Gaaziler, Hüdavendigar ve Yıldırım Bayezid 630-805 (1230-1402), c. I, 2. baskı, İstanbul FetihCemiyeti, İstanbul

Eldem, E. (2003), “Osmanlı Mezar Taşlarında Gelenek ve Modernlik: Değişen .lüm”, Toplumsal Tarih, S. 110, s. 42-51

Eldem, E. (2005), İstanbul’da .lüm. Osmanlı- İslam Kültüründe .lüm ve Ritüelleri, Osmanlı Bankası Arşiv ve Araştırma Merkezi, İstanbul İspirli, S. A. (2004), “Kadın Divan Şairlerimiz ve Diyarbakırlıİffet Hatice ve Sırrı Hanım”, EJOS, VII, No. 14

Ko.u, R. E. (1961) İstanbul Ansiklopedisi, c. 5, İstanbul Ansiklopedisi ve Neşriyat Kollektif Şirketi, İstanbul

Kuneralp, S. (1999), Son Dönem Osmanlı Erkân ve Ricali (1839-1922), Prosopografik Rehber, İsis Yayınları, İstanbul

Kü.ük, S. (2003), Mevleviliğin Son Yüzyılı, Simurg, İstanbul

Mazlum, D. (2006), “Belgrad Ormanı’nda Namazgahlı Bir ‘Şüheda Makberesi’”, Sanat Tarihi Defterleri, S. 10, İT. Araştırmacıları .zel Sayısı, s. 139-150

M. Süreyya (1996), Sicill-i Osmani. Osmanlı .nlüleri, c. 6, yay. N. Akbayar, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul

.zdemir, K. (1997), Osmanlı Arması, D.nence, İstanbul

Tuncer, H. (2015), Kırım: Savaş ve Diplomasi (1853-1856), Tarih.i Kitabevi, İstanbul