(Deniz Özgür* / Yazının kısaltılmış hali: BirGün – 6 Kasım 2016)

Cihangir Roma Bahçesi olarak bilinen yer, semt halkının ve aslında İstanbulluların manzarasından, kamusallığından, parkından ve bostanından faydalandığı sosyal bir alan; İstanbul’un tarihsel topografyası açısından önemli bir bakı terası; ve ayrıca, arkeolojik potansiyel açısından oldukça kıymetli bir bölge. Bütün bu değerine binaen bu alan (yaklaşık 9 bin m2), 2009 yılında onaylanan Beyoğlu Koruma Amaçlı Nazım İmar Planı notlarına ‘Arkeolojik Park ve Sergi Alanı’ olarak işleniyor. Ama örneğin, bu not plana işlenirken, ikisi arkeolojik alan içinde, ikisi dışında olmak üzere toplam 4 adet sosyal tesis de ihmal edilmiyor ve bu alana iliştiriliyor! Söz konusu inşaat da bu arkeolojik alan dışı sosyal tesislerden birisi. Önceleri, Beyoğlu Belediyesi’nin tasarrufu içinde yer alan bu bölge, daha sonra İBB’ye devrediliyor. Koruma kurulu kararı ve alelacele çıkartılan inşaat ruhsatının ardından inşaat başlıyor. Beyoğlu Belediyesi’nin verdiği ruhsatın tarihi 21 Ekim. İnşaat 20 Ekim’de başlıyor. Ruhsatın geriye dönük hazırlandığı açık, ama tam günü tutturamıyorlar! Cihangirlilerin mücadelesi sayesinde oldu bittiye getirilmek istenen inşaat 3 defa durduruldu. Artık müze denetiminde ve arkeolog eşliğinde kazı devam edecek. Sonuca göre projenin devamına karar verilecek.

Sürecin hukuki ve idari hataları açık ve ortada. Evet, inşaat ruhsattan önce başlıyor; evet, ‘müze denetiminde kazı’ kararına aykırı biçimde, kepçeyle kazı yapılıp proje oldu bittiye getiriliyor; evet, hiçbir altyapı kurumuyla gerekli yazışma yapılmadan alanda kazı başlıyor ve elektrik hattı parçalanarak hayati tehlike yaratılıyor; evet inşaat tabelası kıyamet koptuktan 5 gün sonra utanma belasına alana getiriliyor. Ancak, bütün bunlar siyasi iktidarın yaratmak istediği kentsel rejimin doğasında var zaten. Bu idari ve teknik hataları geçip meselenin esasına bakmakta fayda var.

En temelde hem il hem de ilçe belediyesinin yaptığı ahlaksızlığa gelecek olursak şunu görebiliriz: Bu alan, 2009 yılından beri arkeolojik park ve sergi alanı olarak belirlenmesine rağmen Beyoğlu Belediyesi tek bir adım atmadı. Ayrıca bölgenin bakımsızlığından, güvensizliğinden birinci dereceden sorumlu konumda. Bu durum bize gösteriyor ki, buranın arkeolojik alan olarak belirlenmesi, aslında bir tuzak içeriyor. Bütününe baktığınızda Beyoğlu’nun canına okuyacak koruma planı içinde ağza çalınan bir-iki parmak baldan başka birşey değil. Özellikle bu arkeolojik alanın içini ve çevresini saran 4 sosyal tesis projesinden görebiliyoruz bunu.

Bu yetmezmiş gibi, İBB, arkeolojik alana dair hiçbir çalışma yapmadan, buna dair en ufak bir niyet göstermeden, alan dışında ama sınırında olan bir

dönümlük beton bölgeye sosyal tesis kondurmaya çalışıyor. Bu adım bize, belediyenin sadece akçeli işleri sevdiğini, kültürel ve kamusal hizmet için birşey yapmayı istemediğini gösteriyor.

Alan kepçeyle kazılmaya başlayınca, ortaya çıkan arkeolojik bulgular, alanın bir bütün olarak değerlendirilmesi ve arkeolojik park alanı ilan edilmesi gerektiği yönündeki sözümüzü kanıtladı aslında. Her ne kadar, inşaat firması, mimar ve belediye yetkilileri bu duruma şaşırmış ve işler gecikeceği için üzülmüş olsa da arkeolojik potansiyelin kağıt üzerinde belirlenemeyeceğini anlamış olduklarını umuyoruz.

Özellikle büyükşehir belediyesi ve ilçe belediyelerinin bu tür projelerle neyi hedeflediklerine bakacak olursak şu iki başlığı görürüz:

Birincisi, rant açısından hedefte olan bir yere bu tür kentsel hizmet veya sosyal tesis aracılığıyla kolayca giriş yapabiliyorsunuz. Ardından, buranın fiziki yapısını ve imar durumunu adım adım dönüştürebiliyorsunuz.

İkincisi de, burası, sosyal, siyasal ve kültürel kodları açısından mevcut siyasi iktidarın hedefinde olan bir bölgeyse, yine bu tür yapılar ve hizmetler aracılığıyla bölgenin sosyal profilinin değişimi öngörülebiliniyor.

Bu iki hedefi de içeren örnekleri yakın geçmişimizde yaşadık. Bu anlamda en canlısı Validebağ Direnişi ile akıllara kazınan cami inşaatıydı. Yine küçük ve bölge halkı açısından tamamen gereksiz bir cami projesini, 1. dereceden doğal sit olan Validebağ Korusu’na yaptılar. Böylelikle yıllardır iştahlarını kabartan koruya hedef büyüterek girmeyi umdular. Ancak Validebağ’da direnenlerin varlığı sayesinde bu niyetin gerçekleşmesi çok zor.

Cihangir Roma Bahçesi’nde olanlar ve olacaklar da benzer bir sürecin izlerini taşıyacaktır. Barındırdığı sosyal doku nedeniyle her zaman iktidar tarafından hedef haline getirilen Cihangir ve sakinleri, özellikle Gezi Direnişi’nden bu yana adeta düşmanlaştırıldı. Sokaklarında ve kafelerinde oturan insanlarına yönelik tacizler, saldırılar, dükkan basmalara kadar vardı. Bu yaşananların hiçbirinin hukuki bir yaptırımı olmadı üstelik. Adeta teşvik edilen bir güruh sürekli olarak Cihangir sokaklarında terör estirdi. Bu sosyal tesis eğer faaliyete geçerse, daha farklı yöntemlerle bu değişim gerçekleştirilmek istenecektir. Özellikle civarda açık alanda oturanların varlığına daha cüretle müdahaleler gerçekleşecektir. Bu anlamda belediyenin ve iktidarın olası manipülasyonlarına kapılmadan birlikte mücadelenin yollarını bulmak lazım.

Bunun yanı sıra resme daha geniş bir açıdan bakmakta fayda var. Cihangir’in altına, Karaköy, Galata ve Kabataş sahil bandına bakalım. Özellikle Roma Bahçesi’nin manzarası bir süredir bütün Galata kıyısını zapteden Galataport inşaatına bakıyor. Bütün kıyıyı bir oteller sahili haline

getirecek olan bu projenin Cihangir’i ve sakinlerini, sosyal, kültürel ve mekansal açıdan etkilemeyeceğini kim iddia edebilir? Yerin üç kat altına tesisler, otoparklar söz konusu bu projede. Bunun yanına, Kabataş Martı projesini, alt yolun tamamına yapılacak battı çıktıyı vs. ekleyelim. Bütün bu inşaatlar bittikten sonra, yukardaki bölgenin, Cihangir, Fındıklı, Setüstü bölgesinin olduğu gibi kalacağının garantisini kim verebilir? Buraların bir çöküntü alanı haline geleceğini öngörmek için müneccim olmaya gerek yok. Üstelik, şehrin merkezinin canına okuyacak Galataport inşaatı nedeniyle asfalt yollar çatlamaya başladı. Bu fiziki durum, yukardaki evlerde yaşayanların acil önlem almasını gerektirecek bir can güvenliği sorunu yaratma potansiyeline sahip. Bu nedenle, Cihangirlilerin, bu sosyal tesisi tek başına bir proje olarak görmemelerinde kendi huzurları ve gelecekleri açısından fayda var. Başta Cihangir halkı olmak üzere, tüm İstanbullular, daha uzun soluklu ve geniş boyutlu bir mücadeleye kendimizi hazırlamalıyız.

Kentsel Faşizme Karşı Yaşam Savunması

Bu şehre, bu şehrin tarihine, kültürüne, doğasına sahip çıkmaya çalışanlar, kent ve yaşam savunucuları olarak hepimizin, aklımızdan bir an dahi çıkarmaması gereken bir nokta var: Biz, bugün Roma Bahçesi için mücadele ederken, asla sadece burası için mücadele etmiş olmuyoruz. Biz aynı zamanda, Kabataş Martı projesine, Galataport’a, Haliçport’a karşı da mücadele ediyoruz; Gaziosmanpaşa’yı yutacak kentsel dönüşüm projelerine, nefes almamızı sağlayan kuzey ormanlarımızı yok edecek mega projelere karşı da mücadele ediyoruz. Artvin Cerattepe ile Diyarbakır Sur’u birlikte savunuyoruz. Yani aslında, bir bütün olarak kentsel faşizme ve onun aygıtlarına karşı mücadele veriyoruz. Nasıl ki, Gezi Direnişi’nde mesele hem 3-5 ağaç hem de daha fazlası idiyse, burada ve diğer bütün mücadele alanlarında da aynı durum geçerli…

Ülkenin bütün siyasal ve sosyal hayatına giydirilmek istenen faşizm elbisesi, kentsel alanda da apayrı bir rejim olarak kendini örgütlüyor. Biz bu elbiseyi parçalayacak olanlarız. Ve bunu yapacak gücü, Gaziosmanpaşa’daki Makbule Teyze’nin inadında, Cihangir Roma Bahçesi’ndeki Ayşe Teyze’nin gözüyaşlı feryadında buluyoruz. Unutmayalım, şehir ancak birlikte mücadele edersek kurtulur…

* Beyoğlu Kent Savunması