(Elif Gündüzyeli* / Duvar Gazetesi – 25 Kasım 2016)

Marakeş Konferansı’nın öncelikli gündem maddelerinden biri Paris Anlaşması’nı Trump geçirmez hâle getirmekti. Trump seçilmeseydi Paris’in uygulanması için çok daha net kararlar çıkabilecekti.

Birleşmiş Milletler 22. Taraflar Konferansı (COP22), Paris Anlaşması’nın yürürlüğe girmesini takip eden günlerde, Marakeş’te yapıldı. Her ne kadar konferansın ilk haftası, Amerikan başkan seçimlerinden çıkan sonucun sarsıntısını yaşadıysa da, Paris Anlaşması Trump-geçirmez bir hale gelebilsin diye diğer devletlerce sahiplenildi, kollandı.

Geçtiğimiz yıl, Paris Anlaşması ortaya çıktığında pek çoğumuzda buruk bir sevinç ile bir miktar soru işareti belirmişti. Bunun nedeni 2009’da Kopenhag’da ortaya çıkamayan bir iklim değişikliği anlaşmasının nihayet gerçekleşmesi ve fakat taraf ülkelerin ulusal politikalarını anlaşmayı pratikte uygulamasını sağlayacak kadar güçlü olmamasıydı. Üzerinden geçen bir yıl içerisinde de ne zaman bu soruları çıkarıp birbirimizle tartışsak, konu hep varoluşsal bir hal aldı. Amerikan seçimleriyle aynı döneme gelme şanssızlığını yaşayan, iki hafta süren Marakeş Konferansı’nın sonrasında ise burukluk, yerini tamamen insani ve varoluşsal sorgulamaya bıraktı. Olduğunu varsaydığımız insani değerler, aslında var mı? Varsa, bir gezegeni ve gezegenin sakinlerini –en azından henüz nüfusu ve nesli tükenmemiş olanları- kurtarmaya yeter mi? Sahip olma dürtüsü, var olma dürtüsünün önüne geçebilir mi? Her şeyi kontrolü altına alma konusunda çok yetenekli olan insanoğlu, iklim değişikliğini kontrol altına alabilecek mi?

HER ŞERHTE BİR HAYIR VARDIR

Brexit, nasıl Avrupa Birliği ile İngiltere’nin çok ötesinde, hepimiz için bir şok etkisi yarattıysa Trump’ın Amerikan Başkanı seçilmesi de, tüm dünyayı sarsarak özellikle demokrat kesimlerin göz yaşlarıyla karşılandı. İkisinin de aynı yıl olması, biraz ağır geldi. Seçim sonuçlarıyla birlikte, Marakeş’teki  İklim Zirvesi’nin (COP 22) ilk haftası üzerine kara bulutlar indi çünkü Trump, bir iklim değişikliği inkarcısı. Esasen kendisi, tüm bilimsel çalışmalara ve dünyadaki bilim insanlarının %99’unun hemfikir olmasına rağmen iklim değişikliğini inkar etmekle kalmıyor, aynı zamanda bunun bir Çin icadı olduğunu iddia ediyor. Uluslararası iklim müzakereleri çerçevesinde ise küresel sera gazı emisyonlarının yüzde kırkından sorumlu Amerika ile Çin’in koalisyon içinde Paris sürecini hızlandıran iki ülke olduklarını düşünürsek, geri dönüşü olmayan iklim felaketlerinin önüne geçmeye baş koymuş kişiler, gruplar, kurumlar Trump’ın başkan seçilmesiyle birlikte duvara çarpmış gibi oldu. Amerikan seçim sandığından Trump’ın çıkması, tıpkı olası bir uzaylı istilası gibi, beklenmeyen ve hesaba katılmayan bir olasılıktı. Eğer bu olmasaydı, COP 22’den Paris Anlaşması’nın uygulamaya konması için çok daha kesin kararların çıkması bekleniyordu. Trump’la birlikte, devletler, iş dünyası ve sivil toplum kuruluşları, Paris metninin içeriğinden çok bu metnin siyasal çalkantılar karşısında kırılganlığını fark ederek onu Trump-geçirmez yapmak için kolları sıvadılar.

Marakeş’te, başta Amerika olmak üzere onlarca ülke, şehir, yerel yönetim ve şirket 2050 yılına kadar karbonsuzlaşma planlarını iş birliği içinde ortaya koyarken, anlaşmanın 196 imzacısının içinde onaylayan ülke sayısı 111’e çıktı. Yani küresel sera gazı emisyonlarının yüzde 77’sinden sorumlu 111 ülke, küresel sıcaklık artışlarını endüstriyel seviyenin (1990 yılını referans alarak) 2 derecenin çok altında, mümkünse 1.5 derecede sınırlamak için anlaşmaya taraf oldu. Bunun yanında, İklim Kırılganlığı Yüksek Ülkeler Birliği (Climate Vulnerable Forum) altındaki 48 devlet, “belki kırılgan olabiliriz ama aciz değiliz” diyerek 1.5 derece hedefine giden yolda, düşük gelirli ülkeler olmalarına rağmen oldukça iddialı bir yol haritasını ortaya koydular. Evet, küresel emisyonların mevcut ya da gelecekteki sorumluluğunu taşıyan varlıklı, üst-orta gelirli bazı ülkelerin aksine, bu fakir ama gururlu 48 ülke Marakeş Vizyonu metnini COP 22’nin son günü açıklayarak iklim değişikliği ile mücadelede liderlik bayrağını elde tutacaklarını belirttiler.

Halihazırda küresel sıcaklık artışı 1 dereceyi bulmuşken ve hem dünyanın başka yerlerinde, hem de Türkiye’de bunu günlük hayatlarımızda gözlemlemek hiç de zor değilken ülkelerin düşük emisyonlu ekonomilere geçiş yapmak için kaybedecek zamanı kalmadı. Yarım derecelik sıcaklık artışının üstüne çıkmak, iklim kırılganlığı yüksek ada ülkeleri için yok olmak demek. Diğer ülkeler için de geri dönüşü olmayan felaketler zincirinin tetiklenmesi ile kademeli yok olmak demek.

KÜRESEL TREND FOSİL YAKITLARDAN UZAKLAŞIYOR 

Trump’lı ya da Trump’sız, küresel piyasalar fosil yakıtlardan uzaklaşıp yeşil ekonomiye yöneldi bile. Türkiye gibi çok nadir birkaç ülke halen yeni kömürlü termik santralleri ile kömür madenleri kurmayı düşünürken, Amerika, Çin, Avrupa Birliği ülkelerinin büyükçe bir kısmı mevcut termi santrallerini kapatmaya başladı. Mesela Belçika, bu yıl itibariyle son kömürlü termik santralini de kapattı, Hollanda ise bu sene alınan bir Parlamento kararıyla, yalnızca birkaç yıl önce işletmeye girenler dahil olmak üzere, tüm termik santrallerini kapatma kararı aldı ve bunu, tamamen iklim değişikliği etkilerinin getireceği maliyetlerin, santral kapatmaktan daha yüksek olduğu gerekçesiyle yaptı. Çin ve Hindistan gibi büyük ekonomiler ise gerek hava kirliliği, gerek yüksek olan ve kapatmak zorunda kalındığında daha da artacak maliyetleri yüzünden inşa halinde olan kömürlü termik santralleri projelerini çöpe atmaya başladı. Şirketler, fosil yakıt projelerinden geri çekilip, yatırım portfolyolarında yenilenebilir enerji ve enerji verimliliği projelerine gittikçe artan bir şekilde yer vermeye başladı. Tabii piyasa ekonomisinde bu, yenilenebilir enerji üretiminin maliyetini aşağıya çekti ve küresel trendi hızla yeşil ekonomiyle hizalamaya başladı.

Her ne kadar piyasa ekonomisi ve finansal mekanizmalar düşük karbon ekonomisine doğru hızla ilerliyorsa da, ulusal seviyede bu yatırımları etkili ve verimli bir şekilde pratiğe dökecek politikaların oluşturulması gerekli. Oluşturabilen ülkeler, bu yeni iklim rejimine finansal çalkantılar yaşamadan uyum sağlayabilecek ve hatta yeterinci iklim dostu, ilerici politikalar benimserlerse ciddi miktarda kalkınma fırsatları dahi yakalayabilecekler. Bunu bilinçli ve gönüllü olarak yapmayan ülkeler ise tedavülden kalkmış, yüksek karbonlu ekonomiye dayalı politikalarıyla baş bala kalarak liderliği ve dolayısıyla fırsatları kaçırmış, geç angaje olmanın bedelini ödüyor olacaklar.

Maalesef Türkiye de bu son bahsettiğim ülkeler arasında. Gerek iklim değişikliğini önlemek için sunduğu çok yetersiz ulusal katkı niyet belgesi (INDC), gerek ülke içindeki adem-i merkeziyetçi, sürdürülebilir yenilenebilir enerji yatırımlarının önünü tıkayan politikaları, gerek enerji verimliliği eylem planı olmaması, gerekse de halihazırda aday onlarca kömürlü termik santral projesi yüzünden Türkiye, yola çıkmış bu küresel trendi yakalamaktan çok uzak görünüyor. Zaten Paris Anlaşması imzacılarından olsa da henüz anlaşmayı onaylamadı. Hatta COP22 devam ederken enerji bakanı, Türkiye’nin kömürden vazgeçmeyeceğini, tüm dünyanın kalan kömür rezervlerini yerin altında bırakmasının 1.5C derece hedefi için bir zorunluluk olduğunu gösteren bilimsel çalışmalara rağmen, yerin altındaki tüm kömürü çıkarıp yakacağını açıkça ifade etti. Hatta kömür kaşıtlarının, Türkiye’nin gelişmesinin karşısında olduklarını belirttiler. Ancak bu tutumun, hızla gelişen ekonomiler ile iş dünyasının yakaladığı Paris sonrası trendle ters düştüğünü ve kömürün karşısındaki dinamiklerin artık çevrecilikle çok da ilgisi olmayan bir sürece girdiğini yadsımak mümkün değil.

Türkiye, COP22 boyunca müzakerelerde yalnızca emisyon azaltımı için iklim finansmanına ihtiyacı duyduğunu söylemek için sesini yükseltti. Yani bir yandan üst düzey karar alıcılar kömürden vazgeçmeyeceklerini söylerken, diğer yandan Marakeş’teki Türkiye delegasyonu emisyon azaltımı için finansman istiyordu. Tabii bu çelişki, hızlı gelişen ekonomilerden olan Türkiye’nin iklim değişikliği konusunda samimi olup olmadığı konusunda soru işaretleri yarattı, zira rüzgar ve güneş potansiyeli konusunda büyük coğrafî şansa sahip bir ülkenin, Paris Anlaşması’nı onaylamayan başka bir büyük ülke olan Rusya’dan hem doğalgaz hem de kömür ithal ettiğini bilerek cari açıktan dem vurması ve daha fazla kömür yatırımına yönlenmesi, aynı zamanda emisyon azaltım finansmanı talep etmesi pek de anlaşılır değil.

DÖNÜM NOKTASI

Mevcut neo-liberal ekonomi politikalarında gözlenen yeşil ekonomiye geçiş, dünyadaki eşitsizliği, insan hakları ihlallerini, terörizmi, çevre tahribatını ve adaletsizliği iyileştirebilir mi sorusunun cevabı evet değil. Ancak bu, orta vadede gezegenin ve sakinlerinin hayatta kalmasını sağlayabilir. Tam olarak şu an dönülmez iklim değişikliğinin ufkundayız ve karar alıcılar bir an önce bu gerçekliğin farkına varıp samimi bir şekilde harekete geçmezlerse korkarım vakit de çok geç olacak.

* Avrupa İklim Eylem Ağı Türkiye İklim Politikaları Koordinatörü