(Elif Ezgi Uzmansel / KOS Medya – 30 Aralık 2016)

Geçtiğimiz haftalarda, Mersin’de yaşayan bir yaşam savunucusu dostumuzun, Ezgi’nin sosyal medyada yaptığı bir paylaşıma tanık olduk. Ezgi, “Apartmanın önündeki 15 ağacı kesiyorlar, 26 haneli apartmanda tek başıma dikiliyorum, Allahım güç ver, dirayet ver” diyordu. Saatlerce o ağaçların başında nöbet diken Ezgi, o ağaçların kesilmesini nasıl engellediğini Kuzey Ormanları Savunması için yazdı: “Oğlunla bir mi tutuyorsun ağacı” dediler. “Oğlum benim karnımda, ağaç toprağın karnında” dedim…

Mersin’de yaşıyorum ben. Buranın sıcağı çok sınar insanı, bir dirhem gölgeye şükredersin. Bunu öylesine yazılmış, bir tür söz sanatı sanmayın. Eğer temmuz – ağustos gibi gelirseniz insanların ellerinde şemsiye, enselerinde mendille hayıflanarak yürüdüklerini, iki santimlik gölgeliğe kendilerini attıklarını görürsünüz. Hatta olur da yolunuz o aylarda düşerse, bu gözlemi yapmayacaksınız bile, bizzat sözün konusu siz olacaksınız.

Söze neden böyle başladığıma az sonra geleceğim. Ancak Mersin’i biraz daha tanımakta fayda var: Hani kimi kentte “deniz gören ev” dedin mi şöyle bir durur da eve rütbe verirsin ya, hah Mersin’de varlıklı ya da yoksul demez o manzara cömertçe görünür sana. Hani çorbanın yanında çeyreğin yarısı limon gelince ağzın mutlu olur ya. Hah, Mersin’de kar yağmaz belki ama dalından portakal limon yağar… Aslında demem o ki kent güzeller güzelidir. Turuncu – mavi bir yerdir. Sıcak kavruk bir Akdenizli… Velakin, buranın eskileri -eskileri demişsem benden daha uzun zamandır burada yaşayanlar ama hani daha 30’lu bilemedin 30’lı yaşlarında olanlar- anlatır: “Hani bu kule kule evlerin olduğu yerler alabildiğine narenciyeydi. Dağdan (Toroslardan, yaylalardan) bir denizi görürdün bir de narenciyeleri…”

Kule kule evler, birbirine benzeyen ve bir sonraki bir öncekinden niyeyse daha yüksek olan evler… Bir buçuk milyonluk nüfuslu kenti içine sığdıramamış üç milyon daire belki… İşte geldik sözün adresine… Şimdi her yer alabildiğine bina. Bina diyorsam böyle aklınıza iki üç katlı apartmanlar gelmesin. Doğrusu dokuz on katın altındakini bulamazsınız. Kentin en yüksek yerine çıkıp şöylece bir tarasanız atlas bir beton kumaşına yapışmış bir iki benek, bir iki toz tanesi kadar yeşil ha var ha yok. Sözü edilen narenciye bahçelerinin esamesi okunmuyor. Sahile doğru insan eliyle nizam edilmiş bir kaç “peyzaj harikası” var. Ama doğa kendi kuralını koyar, hele Çukurova’da… Bir fidan dikersiniz o gümrah bir ağaç olmuş işte. Eh be güzel ağaç, sen bu nankör insanevladına neden bunca cömertsin ki? Küs, büyüme işte. Hayır… Yaşam ölümü ağaç kılığında galebe çalar. Ve sonra yaşam başka yaşamı çeker! Arapbülbülü, sinek kuşu, saksağan, serçe derken, bakmışsın o ağaç sandığın yer, bir bando oluvermiş. Gözün görüp kulağın işittiği yaşam daha sessiz olana doğru genişler; salyangozlar, karıncalar ve envai kurtcuklar. Derken bir bahar günü uyanırsın, beton binanın beton merdivenlerini inip beton yol parkelerinde yürürken, gri ve ölgün renkli her şeye kafa tutan o ağaçlar seninle kendi dilinde konuşur. Derken oğlum bana çevirir yüzünü -bu bahar her sabah istisnasız yaptı bunu- “kuşların sesi bu sabah ne güzel değil mi anne?” der. Betonun hükümranlığı, ağacın yaşam marşı ile yırtılır, yıkılır… Derken kentin içine karışınca marşın sesi solar ve beton seni yutup tükürür… O sebeple Mersin’deki bir ağaç bile elmastan değerlidir. Belli ki bir bana, bir de elin parmağını gecmeyen bir grup insana…

Bu sabah beton binamın beton merdivenlerinden inip kapıdan çıkar çıkmaz cinayeti gördüm. Adına budamak diyorlar da, ben böyle bir budamak bilmiyorum. Ağaçta ne tek dal kalmış ne budak… Güya ağaçlar karşı binada oturanların manzarasını kapatıyormuş. Eğer hazırsanız size bunun ne manzarası olduğunu söyleyeceğim: “Otopark”! Evet… Söz gelimi televizyonu saçlarım yüzünden göremeyip kafamı kesiyorsunuz. İşte o hesap… Ama doğru ya, ağaç konuşamaz. Rüzgarın sesi, gölgesi, kuşların şarkısı, böceklerin mırıltısı, biz insanevladı için ne kıymetsiz, ne romantik bir lisan. Ben bu vaziyet karşısında yerime mıhlandım. Daha sonra çığlık atamayan her dal namına, en yüksek perdeden bağırmaya başladım… Yapamazlardı, apartmanımdaki ağacı bana sormadan kesemezlerdi, bana sorulmamıştı, evet kiracıydım, ama o evi bu ağaçlar var diye tuttuğumu söyledim. İş makinesine koştum, bana meczup gözüyle bakan insanlara meramımı anlattım. Hukuksuzdu, vicdansızcaydı… 15 ağaç demek, 150 kuş, binlerce böcek demekti… Bu hesabı veremezdik. Böyle şeyleri uluorta konuşmak ayıptır, ama ben inançlı biriyim, bunun hesabından korktum. Bana “sen o dilsiz ağacın uğradığı haksızlığa neden sustun, senin dilin vardı” dese ne diyecektim. 26 hanelik binada yapayalnız duruyordum. O testere çalışırsa önce beni kessinlerdi. Doğruya doğru, anında durdular, uzlaşana kadar çalışmayız dediler. Bu kez de apartman görevlimiz, ulvi gerekçesiyle geldi: “Bu ağaçlar arnavut kaldırımlarını patlatıyor büyüdükçe…” “Yahu,” dedim “oğlum büyüyünce tişörtü olmuyor diye tişörtü atıyorum, oğlumu değil”… “Oğlunla bir mi tutuyorsun ağacı” dediler. “O benim karnımda, bu toprağın karnında” dedim… Meczup der gibi baktılar, umrumda değildi… Gitmeyecektim. Ama korktum. Yine de gitmedim. Yalnızdım. “Artık her şeye yalnız direniyoruz” dedim. Bildiğim duaları ettim hep. Sonra yazdım, facebooka instagrama. Yalnız olduğum, korktuğum için. O candolu göre göre öldürülmesinden korktuğum için. Bugün biri dedi ki, insanlar öldürülüyor, bombalanıyor ona da üzüldün mü böyle? Sessiz bir ağaca üzülen, gözünü gözüne dikip bakabilen, nefesini, sesini duyurabilen, bir insanın yitimine nasıl üzülür sen pay biç.

Nihayetinde yönetici geldi, izah istedim; korkan, ağlayan, dualarla yakaran ben değilmiş gibi. Söz verdi kıymayacağına. Budayalım dedi, saçlarını kesin, kafasını değil dedim. Zeytin ve limon da dikeceğim dedi… Söz mü dedim. Gel birlikte dikelim dedi. Hem yaz günü şemsiyeleri atar, gölgesinde soluklanırız, fena mı? Ben iyi ki gitmedim ağaçların yanından, onlar da benle kaldı. Bizle kaldı. Atlas beton kumaştaki yeşil beneklerimiz.