Okuma süresi: 4 dakika

(Şanver İsmailoğlu / BİA – 13 Şubat 2017)

Yaylalara, adalara, akarsulara, ormanlara verilen zararların bir kısmını doğa belki zamanla düzeltebilir. Ama Kanal İstanbul öyle değil. Geriye dönüşü yok.

“1680 yılında bir gün, sabahın erken saatlerinde, Luigi Ferdinando Marsigli adlı genç bir İtalyan, İstanbul açıklarında Boğaz’da demirlenmiş bir gemide, aşağıya ağırlık sarkıtıyordu.

Bütün denizciler Karadeniz’in Boğazlardan kuvvetli bir akıntıyla batıya doğru aktığını ve Marmara Denizi ile Çanakkale Boğazı’nı geçerek Akdeniz’e ulaştığını bilirler ve daima bilmişlerdir. İÖ üçüncü yüzyılda, Rodoslu Apollonios, İason’la Argonotların teknelerini Boğaz’dan geçirip akıntıya karşı mücadele ederek nasıl doğuya doğru gittiklerini, ‘iki tarafı engebeli kayalıklarla çevrili rüzgârlı bir geçitten, alttan akan güçlü burgacın suları ilerleyen gemiye çarparken’ Karadeniz’e kürek çektiklerini anlatır. Şimdi aynı akıntı Marsigli’nin teknesini demirini zorlayarak uzaktaki Akdeniz’e doğru çekiyordu.

Marsigli denize attığı ipe aynı aralıklarla beyaz boyalı mantar işaretler bağlamıştı. Önce ipi serbest bıraktı, işaretlerin, Karadeniz’den gelen akıntıyla batıya yönelip kıça doğru sürüklenişini seyretti. Ama sonra, azimle aşağıyı gözlemleyerek, görmeyi umduğunu gördü.

Daha derindeki işaretler, aşağıda parıldayarak, ters yönde ilerlemeye başlamışlardı. Yavaş yavaş teknenin altından geçecek kadar ilerlediler ve ağır ip, yüzeye yakın yerde batıya yönelirken, daha derinlerde doğuya dönüp yay şeklini almıştı. Şimdi biliyordu. Boğaz’da iki akıntı vardı, tek değil. Üstte bir akıntı, bir de daha derinde karşı yönde bir akıntı vardı; Akdeniz’in derinliklerinden Karadeniz’e doğru akıyordu.

Marsigli henüz yalnızca yirmi bir yaşındaydı.(..) Sonraları Avrupa’nın ilk oşinografı merkezini Fransa’nın güneyinde Cassis’de kurmuştu. Ama daha sonra yaptığı hiçbir iş Boğaz’ın alttan geçen akıntısını keşfetmesi kadar önemli değildi. Bu buluş, yöntem ve etkileriyle yeni deniz biliminin tarihinde bir dönüm noktasıydı.” *

2016 yılında, Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Binali Yıldırım: “Kanal İstanbul güzergâhında jeolojik yapılar var. Uzmanların yaptığı çalışmalarda sit bölgeleri için bazı tereddütler oluştu. Bu yüzden de güzergâh konusunu yeni baştan ele almak ihtiyacı doğdu. Vatandaşlar acele davranmasınlar, hayal kırıklığı yaşamasınlar, şuraya kanal yapılacak, buraya hücum edelim falan diye düşünmesinler. Sonra bizi suçlamasınlar, bizim henüz ilân ettiğimiz bir güzergâh yok”.

336 yıl ara ile yaşanmış bu iki bölümün birbiriyle hiçbir açıdan benzerliği yok elbette. Ayrı dünyalara, ayrı medeniyetlere aitler. Ama talihsiz ve bir o kadar da sorunlu ilişkileri var. Hem de gelecek yüzyılları bile etkileyecek türden.

Bakan Yıldırım’ın jeolojik yapılardan ve sit alanlarından söz etmesi elbette önemli. Ama konunun gerçek uzmanlarının görüşlerini dinleseydi; sorunun sadece güzergâh üzerindeki jeolojik yapılarla ilişkili olmadığını, daha büyük çevresel ve jeolojik sorunlar içerdiğini, “çılgın” projelerinin gerçekten de çılgınlık olduğunu görebilirdi.

Okyanus tabanlarında da çalışmış olan ve denizaltıyla Marmara denizinin 1240m dibine inen Prof. Dr. Naci Görür Kanal İstanbul projesinin deniz suyuyla ilişkisi hakkında bakın ne demiş:

“Marmara Denizi’nin tabanına inerken su kolonu büyük ölçüde bulanık, kirli ve hemen hemen hiçbir yaşam belirtisi göstermiyordu. Su kolonunun aksine Deniz tabanı ise alabildiğine zengin bir fauna (organizma) topluluğu içeriyordu. Çöl içinde bir vaha gibi. Bunun nedeni deniz tabanındaki suyun Akdeniz kökenli olmasıydı. Bu su daha temiz olmanın yanında daha fazla oksijen içermekteydi.

Karadeniz’in su düzeyi Marmara’ya göre 30 cm. daha yüksektir. Doğal olarak bu da İstanbul Boğazı’nda Karadeniz’den Marmara’ya doğru sürekli bir su akışını doğurmaktadır. Bu akış yüzey akıntısı şeklinde gerçekleşmektedir, çünkü Karadeniz’in suyu daha az tuzlu ve dolayısıyla hafiftir. Ancak tuzlu ve ağır olan Marmara suyu da alttan Karadeniz’e doğru ilerlemektedir. Bu iki yönlü akıntı sistemi yaklaşık dokuz bin sene önce gelişmiş ve her iki deniz arasında bugün var olan dengeyi kurmuştur.”

Naci Görür Hoca bu projenin beklenen Büyük İstanbul Depremine ilişkin riski arttıracağını, Doğu Trakya drenaj sistemini tümüyle etkileyerek yeraltı suyu kaybına neden olabileceğini ve İstanbul’un su rezerv alanlarını kaybetmesine yol açabileceğini de öngörmektedir. Başka meslek alanlarından uzmanların çeşitli itirazları da zaman zaman basına yansımaktadır. Ama bu yazının konusu Marmara Denizi ve Karadeniz’in su ilişkisi.

Karadeniz’e egemen olan ırmaklardır. Karadeniz’den daha büyük Akdeniz’e yalnızca üç büyük ırmak, Rhone, Nil ve Po akar. Oysa Karadeniz’e akan beş büyük ırmak vardır: Kuban, Don, Dinyeper, Dinyester ve hepsinden önemlisi, havzası Fransa sınırına kadar uzanan ve bütün doğu ve orta Avrupa’yı kapsayan Tuna Nehri. Tuna tek başına her yıl 203 kilometre küp, kimyasal atıklarla dolu tatlı suyu Karadeniz’e taşır. Bu miktar Kuzey Denizi’ne akan bütün tatlı sulardan fazladır. Yaşam kaynağı olan bu ırmaklar on binlerce yıl boyunca Karadeniz’in derinliklerinde yaşamı öldürmüştür. 100-150 metre derinlikten sonra oksijen, dolayısıyla yaşam yoktur. Kimyasal atıkları bir yana bırakalım. Irmaklardan gelen organik madde miktarı deniz suyundaki bakterilerin normalde ayrıştırabileceğinden çok daha fazladır. Bu yüzden besinlerini okside ederek alan bakteriler, normal oksijen yetmeyince, deniz suyunun bir bileşeni olan sülfür iyonlarından oksijeni ayırırlar. Bu işlem sonucunda ortaya dünyanın en öldürücü maddelerinden hidrojen sülfür gazı çıkar. Bu yüzden Karadeniz dünyanın en büyük hidrojen sülfür deposudur. Dolu dolu bir nefes çekmek insanı öldürmeye yeter.

Her şey bir yana, böyle bir durumda ortaya çıkacak olan hafriyatı ne yapmayı düşünüyorsunuz? Gerçi sizin uzmanlık alanınızdan bir soru oldu, denizler ne güne duruyor, doldur gitsin, bir taşla iki kuş!

Düşünebiliyor musunuz bir ülke kendine ait bir iç denizi, (kendine ait olması konumsal olarak, yoksa denizlerin hepsi bütün canlılara aittir. Bu yüzden korunmaları da tüm insanlığa ve canlılara karşı bir sorumluluktur) sürekli kirlenen uluslararası bir denize, üstelik de kirliliği arttıracak bir şekilde yeniden bağlamak istemektedir.

Peki, bütün bu bilimsel gerçekler uzun yıllardır bilinmesine rağmen (siz ki adını doğru koymuşsunuz) bu çılgın projeyi yapma hakkını nereden alıyorsunuz.

Seçim sandığından demeyin sakın! Bu konuda hafif kaçar. Demokrasi anlayışınız farklı olabilir. İstediğiniz yasayı çıkarabilirsiniz. Ama bu kez mesele doğanın yasaları.

Sahillere, yaylalara, adalara, akarsulara, ormanlara ve ezcümle doğaya verilen diğer zararların bir kısmını belki zamanla doğanın kendisi düzeltebilir. Ama bu öyle bir konu değil. Geriye dönüşü yok. Binlerce yıldır devam eden su döngüsüne ve milyonlarca yıllık jeolojik evrime müdahale etmeyi düşünüyorsunuz.** Şaka gibi! Yoksa dünyanın sonunun yakın olduğuna dair bir duyum aldınız da bize mi söylemiyorsunuz. Aşk olsun size!…

* Karadeniz, Neal Ascherson, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Mayıs 2001

** Başbakan Yardımcısı Lütfi Elvan, 12 Şubat 2016 günü Kanal İstanbul Projesi’ne ilişkin düzenleme hakkında, “Bu düzenlemeyi de önümüzdeki günlerde yapacağız. Ulaştırma Bakanlığımız kanun tasarısını Başbakanlığa sevk etti” açıklamasını yaptı.