(Hakkı Özdal / Evrensel – 19 Şubat 2017)

‘Bilumum baskı-gerilim haberleri fışkıran bir ülkede, tenhadaki bir kör kuyuya düşmüş yavru köpeğe gösterilen bunca ilginin esbab-ı mucibesi nedir?’

Türkiye geçen hafta, Beykoz’da 70 metrelik bir sondaj kuyusuna düşen yavru köpek ve onu düştüğü çukurdan kurtarma mücadelesiyle bir hayli meşgul oldu. Olayı ve ayrıntılarını hemen herkes biliyor, tekrar ederek zaman çalmayalım.

Bu “kuyuya düşen köpek” haberinin “sevimli yavru”, “kurtarma seferberliği”, çukurun dibinden gelen görüntüler gibi ilgi ve sempati doğuran unsurları vardı elbette; ama onu toplumun gündemine bu kadar güçlü ve kapsayıcı halde sokan bir başka yanı daha olmalı. Uzun süredir tek bir günü ‘son dakika’sız, ‘flaş’sız, ‘sıcak gelişme’siz geçmemiş; her yanından patlama, çatışma, siyasi tutuklamalar, akademisyen kıyımları ve bilumum baskı-gerilim haberleri fışkıran bir ülkede, tenhadaki bir kör kuyuya düşmüş yavru köpeğe gösterilen bunca ilginin esbab-ı mucibesi nedir?

Buna yakın sorular, çeşitli formülasyonlarla ‘ana akım’da da soruldu. Ve yaygın olarak şu klişeyle yanıtlandı: Kuyuya düşen köpek bize bir toplum olduğumuzu hatırlattı…

Burjuva fikriyat, toplumun geniş kesimlerini sarmalayan, çoğunluğun dikkatini çeken, derinlere nüfuz eden olayları, olguları kendi toplumsal düzenini tahkim etmek için alıkoyar, çalar, ters yüz eder. Burada da benzer bir durum var. Evet, yavru köpeğin yarattığı sempati dalgası ve onun kurtarılması için gösterilen hummalı faaliyetin kendisinde ‘umut verici’ ışık pırıltıları vardır. Kolektif emeğin, toplumsal duygudaşlığın, sorunların çözümüne yönelik akılcı ve işbirliğine dayalı gayretin ışıltılarıdır bunlar. Ama bu köpek şahsında simgeleşen şey, esasen “ne olabileceğimiz” konusundaki bir umuttan daha çok “ne hale geldiğimiz” konusundaki bir endişe değil midir? Kuyudaki köpek, başına gelen felaketi idrak etme noktasındaki zayıflığı; bir çıkış yolu aramaktan (mesela havlamak ve ağlamaktan) vazgeçip, kaderine katlanır gibi kör kuyuyu neredeyse ‘benimsemesi’; ve o soğuk, nemli, dar ve karanlık tünelin dibindeki zavallı görüntüsüyle bizzat toplumun bir imgesini yansıttığı için bu denli ilgi çekmiş olabilir mi? Kör kuyudaki çaresiz köpeğe duyulan merhamet, toplumun kendisine karşı duyduğu bilinçli ya da sezgisel endişenin bir tezahürü müdür?

* * *

Çağın araçlarıyla, örneğin elimizdeki telefonun dijital yüzüne yazıp Twitter mesajı halinde dile getirsek de, düşüncelerimiz ve duygularımız 40 bin yıllık uygarlığımızın derin izlerini taşıyor, bu onbinlerce yılın katmanlaşmış deneyimi ve bilgisinden besleniyor.

Köpekler, bu deneyimin son 12 ila 14 bin yılında insanlara eşlik etmiş, doğada kendi türü dışında insanla ilk barışçıl-yapıcı ilişkiyi kurmuş tür olarak kolektif bilinçaltımızda da önemli bir yere sahipler. İlk insan kamplarının etrafına yanaştıkları, yaklaşan tehlikeleri haber vererek kalbini kazandıkları insanlardan yiyecek artıkları, kemikler vs. aldıkları ve böylelikle esasında “kendilerini evcilleştirdikleri” sanılıyor. Sonra avcı topluluklarla ava çıkan, yerleşik hayatla birlikte ‘çoban’ olan, savaşta, sanatta, sporda, bilimde ve gündelik yaşamda insana yoldaşlık eden, artık ‘insanlık tarihinin bir parçası’ olan köpekler, toplumsal yaşantımızın hem tanığı hem de dolaysız bir parçası olarak zihnimizde de önemli bir yere sahip. Onlara ilişkin duygularımız güncel olmanın ötesinde tarihsel/antropolojik bir niteliğe sahip. Toplumsal ve biyolojik evrimimizin son dilimine köpekler de eşlik ediyor ve onların evrimini de belirleyecek bir karşılıklılık ilişkisi doğuyor buradan.

EN ESKİ DOSTA İHANET

2015 1 Mayısında Taksim’de polisin derdest ettiği bir eylemciye yanaşıp ‘ilgi’ gösteren, sonra polis tekmesiyle oradan uzaklaştırılan sokak köpeği hatırlardadır. Aydın Çubukçu, bu olaydan sonra Evrensel Pazar’a yazdığı yazıda,köpekle eylemci arasındaki ilişkinin devlet zorbalığına karşı “insan ve doğanın işbirliği” olduğunu, köpeklerin “istese de istemese de” sınıf mücadelesinin bir parçası haline geldiğini, “ağanın itiyle, marabanın itinin, aynı sosyal statüde olmadığını” söylüyor ve şöyle devam ediyordu: “Bütün köpekler, iyi ile kötü arasındaki farkı kendi deneyimleriyle çabucak öğrenirler. Her köpek, kendisini tekmeleyenle kafasını kaşıyan arasındaki farkın, bir iyilik-kötülük farkı olduğundan emindir.”

Aydın Çubukçu’nun bu berrak diyalektiğini bir kez de tersten kurmayı denesek: “Bütün insanlar, köpeklerin kendileriyle girdiği ilişkide bu iyi-kötü ayrımını yaptıklarının bilgisine sahiptir ve insanlar (toplum) kendileriyle yaşayan köpeklerin başına gelenlere bakarak kendi başlarına gelenleri de sezinlerler…”

Sanayi toplumu ve buradan türeyen burjuva kentleri, bazı istisnalar dışında geleneksel yaşamdaki görevlerine pek ihtiyacı kalmadığı için kuyu2köpekleri dışladı; bir süs bitkisine indirgedi, hatta metalaştırarak alıp-sattı; ama genel olarak etrafından ‘sürdü’… Onları ‘gebertmek’ için zehirli köfteler icat etti, otobanlarda umarsızca çiğnedi, aç bıraktı, eziyet etti ve son noktada kendi tarihsel varoluşunun bir figürüne, türün en eski dostuna ihanet etti.

Dünyanın ve özel olarak da Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu can sıkıcı durum, bu ‘gebertmeler’, bu sefalet, bu vefasızlık ve ahlaksızlık, toplumu cüzzam gibi kemiren yozlaşma, yalanın ve ikiyüzlülüğün, hırsızlığın ve despotluğun bu güncel hükmü; kolektif bilincimizde, doğanın öteki canlılarına ama özellikle de köpeklere davranışımızdaki ilkesizliği ve haince bencilliği içeren bir imgeye dönüşüyor olabilir mi, bu ‘kuyudaki köpek’ olayı nezdinde? Rastgele açılmış, sorumsuzca terk edilmiş ‘insan yapımı’ bir kör kuyuda, her şeyden habersiz görüntüsünün olanca masumiyetiyle kurtarılmayı bekleyen yavru köpek, bir başka ‘insan yapımı’ kör kuyuda kendi felaketinin içinde yaşadığının sezgisine ya da bilgisine sahip toplumun ‘içe bakış’ını mı kışkırtıyor?

Kuyudaki köpek, kendi uçurumunun kıyısındaki insanların dikkatini belki biraz da bu yüzden çekiyor. O yavrunun, kolektif emek, akıl, bilim, dayanışma ve umutla kurtarılışı ise tüm bunların tam tersi değerlerle sarmalanmış ülkenin anlık çirkin görüntüsünü daha net hale getiriyor. Herkes biraz da o yüzden ‘o tarafa’ bakıyor.