(Pınar Öğünç / Cumhuriyet – 17 Şubat 2017)

Kötü koşullarda çalışıyor, paralarını alamıyor, bir de işverenin ihmalleri yüzünden ölüyorlar. İnşaat İşçileri Sendikası üyeleri, ekonominin lokomotifi bir sektörün kanlı mutfağını anlatıyor.

İnşaat İşçileri Sendikası’nın (İnşaat-İş) başka derneklerle paylaştığı irice bir odadan müteşekkil “genel merkezine” vardığımızda örgütlenme sekreteri 21 yaşındaki Kadir Kurt çayı koymuştu. Kurt, bir yandan okuyor, bir yandan inşaatlarda mermer işçiliği yapıyor. Az sonra 40 yaşındaki Erzurumlu Tezcan Acu varıyor. 25 yıldır inşaatlarda çalışan mekanik tesisat ustası Acu, geçen yıl arkadaşı Mehmet Karaduman’ın iş cinayeti sonucu hayatını kaybetmesinin ardından sendika için aktif çalışmaya başlamış.

23 yaşındaki Mehmet Karaduman geçen ağustos ayının başında İstanbul, Göztepe’deki Emaar Şantiyesi’nde boşluktan düşerek ölmüştü. İş arkadaşı Acu, gerçek ölüm sebebinin inşaatın bitmesine aylar varken işçilerin kullandığı tuvaletlerin kaldırılıp tek tuvalete mahkûm kalmalarının ve de önlem alınmamış şaft boşlukları bırakılmasının olduğunu söylüyor. 200 bin metrekarelik alanda, 650 işçi için, 15 dakikalık yürüme mesafesinde tek tuvalet diye tarif ediyor, önündeki kuyruğu anlatıyor; becerebilirseniz gözünüzde canlandırın. Acu’yla sohbetin daha ilk beş dakikasına bizzat şahit olduğu iki iş cinayeti giriyor. Çalışma hayatı boyunca böyle yedi arkadaşını kaybetmiş, kendisinin de geçirdiği kazalar, döndüğü ölümler var muhakkak.

Toplu ölmeyince haber değil

Mehmet Karaduman’ın ölümü haberleşebilen iş cinayetlerinden biriydi. Ne acı ki işçiler topluca ölmeyince de haber olamıyorlar. Bir özelliği daha vardı, İnşaat-İş onun ölümünün ardından dev şantiyenin önünde eylem yaptı, nöbet tuttu ve binlerce işçiye iş bıraktırmayı başardı.

Az sonra sendikanının genel başkanı Mustafa Adnan Akyol varıyor. 18 yaşından beri inşaatlarda çalışan 53 yaşındaki mermer ustası Akyol, Göztepe’de 10 katlı bir binadaki mesaisinden çıkıp geldi buluşmaya. “Telefonumu bir gün size versem, hayatınızdan bezersiniz” diyor. Türkiye’nin dört yanındaki inşaatlardan işçiler, ödenmemiş ücretten çalışma, barınma koşullarına derdini söylemeye, derman aramaya arıyor onu. Türkiye lafın gelişi. Türkiye’den firmaların çalıştığı Suudi Arabistan, Irak, Rusya gibi ülkelerden de çok telefon alıyorlar. Bu maksatla konsoloslukların önünde yaptıkları eylemler ve böylelikle kazanılan haklar var. Hatta bir kez telefonda biri “Ben Papua Yeni Gine’den arıyorum” diye başlamış lafa. “Kapat lan dalga geçme benle” diye sinirlenmiş Akyol. Gerçekten orada inşaat yapan bir Türk şirketinin mağdur ettiği işçi, ikinci kez aramış da gerçek öyle çıkmış ortaya.

İnşaat-İş’in temelinde 2010’da Sapphire inşaatında yapılan direniş ve onu takip eden dernekleşme süreci var. Ağustos 2014’ten beri de sendikalar. Ama hem Türkiye’de, hem dünyada oturmuş sendikacılık tahayyülüne, bunun dönüştüğü pratiğe itirazları var. Sendikacılığın meslek olmasına karşılar; onlarda işçilik yapmayan yöneticilik yapamıyor. Zaten her bir üye temsilci gibi. Aidatları 5 TL ki, şimdiye kadar onu ödemediği için atılan da mevcut değil. Bunun karşılığında kısa sayılabilecek geçmişlerinde yüzlerce, hakikaten yüzlerce eylem var. Birçoğu kazanımla bitmiş eylemler bunlar. “Biz yasa tanımıyoruz, çünkü bizi çalıştırırken hiçbir patron yasa tanımıyor” diyor başkan Akyol. Trafo da işgal ediyorlar, iş de durduruyorlar, bakanlıkla da görüşüyorlar. Yargı kusuru işçide arayıp her safhada işverenden yana meylini belli etse de, hukuki mücadeleyi de zorluyorlar. Yeri geliyor bir masaya oturup yekten “hakkımızı vereceksiniz” de diyorlar. Bu kadar net ve inançlı olunca işliyor galiba. 68 gün süren direnişleri olmuş. Kayyum atanmış şirketten hak almışlıkları var; bu bayağı bir zafer. Lüks inşaatlardan Skyland’de de kısa bir süre önce bin kadar işçinin direnişi sonrası, firma yetkilileri sendikayla görüşerek talepleri kabul etti.

Üniversiteli inşaat işçileri

Tüm dertlerinin mekaniğini sağladığından, taşeron sistemi mücadelelerinin en mühim başlıklarından. İş cinayetleri, -olmayan- iş güvenliği, denetimsizlik, şantiyelerdeki barınma koşulları, zamanında alınamayan ücretler en büyük dertleri. Yasada karşılığı olan iş yeri temsilciliğini oturtmanın işçinin en hayrına olacak sistem olduğunu düşünüyorlar; bunu zorluyorlar.

Kayıtdışı olanları da eklerseniz üç milyona yakın inşaat işçisi var Türkiye’de. Büyük kentlerde pıtrak gibi biten çok katlı yapılar, rezidanslar, gökdelenler, AVM’ler, kimi zaman beş bin işçinin aynı anda çalıştığı şantiyeler manasına geliyor. Bir ilçe kadar. Acu, bu şantiyelerde genelde en ucuz yemeğin verildiğini, sokak arasında çalışan bir işçi gibi bakkaldan domates-peynir-ekmek alma imkânı da olmadığından yakınıyor.

Kadir Kurt, bir yandan Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümü’nde okurken, bir yandan harçlığı için mermer işçiliği yapıyor. Bu ay başında İstanbul Esenyurt’ta bir inşaatta çalışan üniversite öğrencisi Remzi Ersu, üzerine beton blok düşmesi sonucu ölmüştü. Bir üniversitelinin inşaatta çalışması şaşırtıcı gelmişti insanlara. Büyümekte olan ekonomik krizin tesiri her yerde eşit hissedilmiyor. Bu sayının artacağı da öngörülebilir. Kurt, bu şaşkınlığın ardında iş cinayetlerinde işçiyi kusurlu bulan anlayışın, eğitimli birinin hata yaptığını görme şaşkınlığı olduğunu da ekliyor.

İnşaat-İş’in başkanı Mustafa Adnan Akyol’un telefonu çalıyor, az sonra üç işçi giriyor içeri; Yavuz Koç, Ogün Ala, Erkan Epgüzel. Üçünün de alanı elektrik, üçü de Cumhurbaşkanlığı’na ait Huber Köşkü inşaatından atılmışlar. Sigortanın gerçek maaş üzerinden yatmadığını, bunu daha evvel bakanlığın ihbar hattına bildirdiklerinde ancak isimleriyle dosya açılabileceğini işitmişler; “Bu zaten işten atılma sebebi” olurdu diyor Koç. Görünür atılma gerekçelerinin hurda hırsızlığı iddiası olduğunu ama asıl sebebin bir yılı doldurmalarına az zaman kalması olduğunu söylüyorlar. Daha önce İnşaat-İş’in direnişlerini duymuşlar, soruşturup gelmişler.

Başkan Akyol “Yaptığımız otelin havuzuna biz giremeyiz, kendi yaptığımız rezidansı bedava verseler oturamayız. Çünkü aidatını bile karşılayamayız” diyor. Acu “Yapılan inşaatlar gittikçe daha lüks oluyor ama bunun yanında işçi biraz daha iyi yemiyor, işçi biraz daha az ölmüyor, binalar lüksleştikçe işçi daha çok insan yerine konmuyor” diye yakınıyor. Bir pankartlarında da şu yazıyor zaten: Dünyayı biz inşa ediyoruz, altında biz kalıyoruz!

İş cinayetlerinde rekor üçüncü havalimanında

1970 işçinin hayatına mal olan 2016, tarihin bu anlamda en ölümlü yılı oldu. Bu 1970 kişinin 420’si inşaat işçisi. 2017’nin ocak ayı ise yeni bir karanlık rekorun yolda olduğunun işareti çünkü sadece bir ayda 123 işçi, iş cinayetlerinde öldü. Bu da erişilebilen rakam.

Şimdiden alt taşeron iflaslarına, zarar yüzünden ayrılan şirketlere dair haberlerin yayıldığı üçüncü havalimanı inşaatı da mecra olarak kanlı bir zirvede denebilir. Akyol, havaalanı inşaatında her gün en az bir işçinin mesai başında ihmaller yüzünden öldüğünü söylüyor. Ölümlerin duyulmaması için özel bir çabanın sarf edildiği, rakamın yüzlerce olduğuna dair iddialar var.

Şu anda 25 bin işçinin çalıştığı inşaatta yazın bu rakamın 60 binlere kadar çıkacağını, araçla bile ulaşmanın çok zor olduğu inşaat alanında koşulların esir kamplarını andırdığını çalışan işçilerden duymuşlar.

Bugünün kölelerinde zincir değil baret var

İnşaat-İş’in İstanbul’daki merkezinin duvarlarında fotoğraflar asılı. Her biri 10 Ekim Ankara Katliamı’nda ölen sendika kurucu üyeleri… Serdar Ben, şimdiki başkan Mustafa Adnan Akyol’la birlikte baştan beri var olan isim. İsmail Kızılçay, Erol Ekici, Tayfun Benol, Tekin Arslan, Gazi Güray… Patlayan bombalardan biri onların pankartına çok yakın olduğundan, kayıpları fazla olmuştu. Davayı ayrıca takip ediyorlar.

10 Ekim’de hep birlikte hazırladıkları broşür, ölenlerin anısına hürmetle bugün kimi kartonpiyer ustası, kimi demirci, sadece işçilerin yazdığı Şantiye Gazetesi’ne döndü. Dileyen karikatür çiziyor, dileyen yazı yazıyor, taliplisi dağıtımı üstleniyor.

İstanbul’dan elektrik ustası Cemal, Kuran’da geçen firavunlardan ve bugünkü kapitalist sistemin firavunları patronlardan söz ediyor yazısında örneğin. “Önceden insanın boğazında zincir vardı, şimdi kafasında baret var” diye yazmış. Bugünün çalışma koşullarını kölelik çağına benzetiyor çünkü.