(Soner Torlak  / Evrensel – 5 Mart 2017)

Soner Torlak, mekan siyaseti ve stratejiye ilişkin tartışmaları Evrensel Pazar’a yazdı.

Neoliberal kapitalizmin kentin kendisini bir meta olarak pazarlamak ve artı-değeri gerçekleştirmek adına kent yoksullarına karşı yürüttüğü savaş, küresel ölçekte bir otoriterleşme-askerileşme eğilimiyle birlikte giderek şiddetleniyor. Geçtiğimiz on yıla kadar “toplumsal düzeni sağlama” amacı güden polislik faaliyetleri, artık askeri teçhizatlarla donanmış özel yarı-ordular eliyle “isyan bastırma”ya odaklanmış durumda. Gelişmiş kapitalist ülkelerin metropollerindeki kent yoksulları, karmaşık iktidar teknolojileriyle donanmış devletler eliyle her gün kitlesel şekilde hapsediliyor, sokaklarda bastırılıyor, katlediliyor ve sürülüyor. Bu, tablonun karanlık tarafı. Tablonun aydınlık tarafında ise sokak siyaseti ve isyan duruyor.

Mekân siyasetine ilişkin bizim meşgul olduğumuz literatür, işte bu küresel kontra-atağın şifrelerini çözmeye çalışıyor. Bu deşifre faaliyeti dahilinde en önemli tartışmalardan biri hiç kuşkusuz strateji ve özne tartışmaları olarak ön plana çıkıyor. Strateji tartışmalarındaki ana izlek, bugün savaş alanının kentler/metropoller olduğu konusunda hemfikir denilebilir. Nicel olarak dünya nüfusunun yarısından fazlası kentlerde yaşıyor ve BM’nin raporuna göre bu oranın 2050 yılı itibariyle üçte ikiye çıkması bekleniyor. (Bu arada BM raporundaki en önemli kısmın “21. yüzyılda karşılaşılacak en önemli meydan okumanın kentsel mekânları ‘yönetmek’ olacağı” iddiasının dillendirildiği kısım olduğunu not edelim.)

Lefebvre’nin “kent toplumu”, Mike Davis’in “gecekondu gezegeni”, Andy Merrifield’ın “gezegenin kentleşmesi” kavramsallaştırmaları ve Hardt ve Negri’nin yeni siyasal öznenin mekânının “metropol” olduğuna dönük iddiası, bu durdurulamaz gidişin teşhis edilmesiyle doğrudan bağlantılı. Siyasetin her daim bir dönüştürme iddiasıyla hareket ettiği ancak ayaklarını da halihazırdaki toprağa basmasının gerektiği düşünüldüğünde, ilk önce bu türden bir durum tespitinin yapılması gerekiyor.

Siyaset bir “mekân”a ihtiyaç duyduğu kadar, bir “özne”ye de ihtiyaç duyuyor. Lefebvre, Harvey, Hardt ve Negri gibi mekân meselesine ilişkin tartışmayı Marksizm referansıyla yürüten düşünürler, sınıf mücadelelerine ilişkin rezervlerini korumakla birlikte, kapitalizmin yapısal dönüşümleri çerçevesinde sınıfın bileşiminin de değiştiğini, emek kategorisinin yalnızca sanayi işçilerini değil, artık toplumsal hayatın dili ve kodları da dahil olmak üzere yaşam üzerinde emek harcayan -yaşamı üreten- herkesi kapsadığını ileri sürmekteler.

Bununla birlikte küresel çaptaki ortak eğilimleri benzer şekilde teşhis etmekle birlikte, mekân siyasetinin her bir yerelliğin kendi özgünlüğündeki dinamiklerinin göz ardı edilmemesi gerektiğini ısrarla not düşen Asef Bayat gibi düşünürler de mevcut. Ortadoğulu bir akademisyen olarak Bayat’ın mekân siyasetine ilişkin evrensel normlar formüle etme eğilimine çekimser yaklaşmasının haklı gerekçeleri de var. Kent yoksullarının -Bayat’ın terminolojisi dahilinde “madunların”- politik faaliyetlerinin gündelik hayatın yeniden üretilmesiyle iç içe geçtiğini göstererek literatüre “sokak siyaseti” kavramını armağan eden Bayat, bir yandan Ortadoğu’daki mekan mücadelelerinin “istisna addedilerek” dünyanın geri kalanındaki mücadelelerden ayrı ele alınmasına karşı çıkıyor, diğer yandan ise “gündelik yaşamın eleştirisi” bağlamında Ortadoğulu kent yoksullarının direniş biçimlerini kendi mekânlarının dinamikleriyle değerlendirmeye çalışıyor.

Strateji tartışmaları ise mekân meselesinin can alıcı noktası. Bu tartışmada “özne”nin “isyanı”na kayıtsız şartsız güvenden, kurtarılmış kent parçaları yaratmaya, merkezi iktidara dönük örgütlü bir vurucu hamleden belediyeler yoluyla konfederatif öz-yönetim yapıları kurmaya kadar pek çok öneri mevcut. Sondan başlayalım. Dünya sathında askeri diktatörlüklerle ya da egemenlerin ideolojik, ekonomik, kültürel ve askeri zoruyla yeşertilen -ve aralıksız bir devlet terörüyle sürdürülen- “liberal demokrasiler”in bir kamu yönetimi ve müteahhitlik meselesi olarak güdükleştirdiği yerel yönetim, eskilerin söylemeyi sevdiği deyimle “mahalli idareler”, insanların yaşadıkları “mahal”de nasıl yaşayacaklarına karar vermelerine dönük katılımcı mekanizmaların kurulması anlamında, mekân siyasetine dönük tartışmaları doğrudan ilgilendiriyor. Belirli yerelliklerde seçim yoluyla yönetme erkine geçici süre için hakim olmak, dosta düşmana alternatif bir yerel yönetim pratiğini hayata geçirebileceğimizi göstermek adına önemli. Ancak bir halk demokrasisine dönük mücadeleden bağımsız halkçı belediye pratikleri ne kadar anlamlı olacaktır? Öz-yönetim, öz-savunma, katılımcı bütçe, yönetenlerin geri çağrılması, mahalle komiteleri, sokak savunma komiteleri olmaksızın “solcu belediyecilik” yapmanın soluğu nereye ne kadar yetecektir? Bir süre sonra bizi halkçı müteahhitlerden, halkçı rantçılardan ve halkçı “başkan”lardan kim koruyacak?

Mekân siyasetinin mücadele ile müzakere sarkacında işlediği ve muhatabının egemenler -devlet ve kurumları, şirketler, polis/ordu/kontrgerilla/istihbarat, merkez medya ve diğer uzantılar- olduğu düşünüldüğünde, bir yandan doğrudan eylem, fiili işgal ve cepheden mücadele, diğer yandan yasaların etrafından dolaşma, belirli hakları yasallaştırma ve yerel ve ulusal düzeylerde parti siyasetine katılma şeklinde ortaya çıkan siyasal davranışların çelişkili bir aradalığını analiz etmek, bir strateji ya da stratejiler belirlemenin ön koşulu gibi görünüyor.