(Bülent Şık / BİA – 30 Mayıs 2017)

Bir ağaca baktığında sadece odun gören, kamu yararı adına kamuyu ortadan kaldıran bir siyasi iktidara bütün bunları nasıl anlatmalı?

Yatırımların önündeki engelleri kaldırma iddiası ile hükümetin 7 Mayıs’ta TBMM’ne sunduğu “Sanayinin Geliştirilmesi ve Üretimin Desteklenmesi Amacıyla Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı” içinde zeytinlik alanların yasal statüsünü değiştiren çeşitli hükümler barındırıyor.

Tasarıda 1939 yılından bu yana yürürlükte olan ve zeytinliklerin yasal statüsünü düzenleyen 3573 Sayılı “Zeytinciliğin Islahı ve Yabanilerinin Aşılattırılması Hakkında Kanun”da değişiklik yapılması öngörülüyor.

Bu kanun AKP hükümeti tarafından daha önce 6 kez değiştirilmek istenmiş ancak kamuoyundaki tepkiler nedeniyle istenen değişiklikler yapılamamıştı. OHAL fırsat bilinerek konu bir kez daha gündemde. Şimdi 7. Kez mecliste olan yasa değişikliği önerisi meclisten geçerse zeytinlik alanlarımızı talan ve yağmadan koruyacak hiçbir hukuki dayanak kalmayacak. Zeytinliklerin ölümü anlamına gelecek bu yasa tasarısına mutlaka karşı çıkılmalı

Yasa değişirse ne olacak?

15 adetten az zeytin ağacı olan alanlar zeytinlik statüsünden çıkarılıyor. Zeytin ağacı kesene hapis değil para cezası geliyor. Parasını ödeyen zeytin ağacı kesebilecek yani. Böylece bir zeytinlikteki ağaçları keserek sayısını 15 adetten aşağı düşürmek mümkün hale geliyor. Dolayısıyla herhangi bir inşaat yatırımı ya da imar değişikliğini sağlamak için ağaçları kesmek ya da sökmek suretiyle bir alanı zeytinlik alan statüsünden çıkarmak yasalaşmış oluyor.

Yasa değişikliği önerisinin en tehlikeli maddesi ise 4. madde. Bu madde ile 3573 numaralı kanunun 20. Maddesinde değişiklik yapılıyor. Bu maddede “Zeytinlik sahaları içinde ve bu sahalara en az 3 kilometre mesafede zeytinyağı fabrikası hariç zeytinliklerin vegatatif ve generatif gelişmesine mani olacak kimyevi atık bırakan, toz ve duman çıkaran tesis yapılamaz ve işletilemez” hükmü yer alıyordu. Ancak tasarıda bu hüküm kaldırılıyor. Bürokratlardan oluşan ve valinin başkanlık ettiği bir kurul kurulması öngörülüyor. “Zeytinlik Sahaları Koruma Kurulu” adını taşıyacak bu kurulun kararı ile zeytinlik alanlara maden, enerji, inşaat vb gibi her türlü yatırımı yapmak olanaklı bir hale getiriliyor. Bu değişiklikle örneğin, Kolin Şirketi’nin Soma’nın Yırca ilçesindeki zeytinliklerin içine termik santral yapımını engelleyen bir yasa hükmü kalmıyor.

Türkiye’de 826 bin hektar zeytinlik alan üzerinde yaklaşık 169 milyon civarında zeytin ağacı bulunuyor. Yapılmak istenen değişiklikle 578 bin hektar zeytinlik alandaki 117 milyon zeytin ağacı yok edilme tehlikesi altına giriyor. Yapılacak olan değişiklikle mevcut zeytinlik alanların yüzde 70’i maden, enerji gibi sanayi yatırımları ve imar değişiklikleri yoluyla çeşitli inşaat yatırımlarının tehdidi altına giriyor. OHAL koşulları fırsat bilinerek çıkarılacak bu yasa ülkemizdeki özellikle Ege ve Akdeniz kıyılarındaki doğal hayatın en önemli unsurlarından biri olan zeytinliklerin yok edilmesine yol açacak. Sadece Karaburun’da denize bakan kıyı kesimlerinde bulunan Hurma zeytini yok olacak belki de.

Üstelik bütün bunlar kamu yararı, kalkınma ve gelişme adına yapılacak!

200-298

Homeros’tan Castoriadis’e

Zeytinliklerle süslü Ege kıyılarını gezerken yorulup gölgesine oturduğu bir zeytin ağacının Homeros’un kulağına şöyle fısıldadığı rivayet olunur: “Herkese aitim ve kimseye ait değilim, siz gelmeden önce de buradaydım, siz gittikten sonra da burada olacağım.” Zeytin ağacının Homeros’a söyledikleri aslında bitkisel hayatın tamamı için geçerli. Yeryüzündeki hayatın en asli unsuru olan bitkileri anlatmak için bundan daha iyi bir cümle kurulamazdı. Dünya bir bitki gezegenidir. Yeryüzündeki biyokütlenin %99’unu bitkiler oluşturuyor. İnsan da dâhil bütün hayvanların varlığı bir zerre kadar bile yer tutmuyor bu biyokütle içinde.

Zeytinliklerin harap edilmesine yol açacak bu yasa değişikliği zaman içinde en büyük zararı insanlara verecek. Bitkisel hayatı yok etmek insan hayatını yok etmek anlamına gelir. Bir bağımlılık ilişkisi varsa bu insanın (hayvanların) bitkilere olan bağımlılığıdır.

Zeytin değil kaybolacak ya da yok olacak olan insanlardır. İlişkiler, gelenekler bir toplumu ayakta tutan değerler bütünüdür yok olacak olan. Zeytin ağacı kalıcılığın, yerleşikliğin simgesidir çünkü.

Bitkisel hayatın ne kadar yıkıma uğratılsa da eninde sonunda geri döndüğünü, tekrar yayılmanın ve serpilmenin bir yolunu bulduğunu biliyoruz. Çok zaman alıyor ama böyle oluyor. Bitkilerin yüz milyonlarca yıl boyunca hayatta kalmak, varlıklarını sürdürmek için geliştirdikleri yöntemler, yollar, stratejiler insan aklının bilme ve anlama kapasitesinin çok üzerinde. Zeytin ağaçları biz gelmeden önce de buradaydı, biz gittikten sonra da burada olacak.

Bir ağaca baktığında sadece odun gören, kamu yararı adına kamuyu ortadan kaldıran bir siyasi iktidara bütün bunları nasıl anlatmalı? Kalkınma, gelişme, ilerleme, kamu, kamu yararı gibi kavramlar hiç bu kadar altüst edilmemiş; içeriği boşaltılıp, bambaşka anlamlar taşıyacak şekilde dile getirilmemişti.

Cornelius Castoriadis’in “Dünyaya, İnsana ve Topluma Dair” adlı çeşitli yazılarının toplandığı kitapta yer alan “Gelişme ve Akılcılık Üzerine Düşünceler” başlıklı yazısı gelişme ile toplumsal refah, zaman ile teknolojik ilerleme ve akılcı düşünce ile her şeye kadir olma meselelerini ele alır; bu meseleler arasındaki bağlantıları irdeler. Yazısının sonunda ele aldığı konuları zeytin ağacı üzerinden birbirine bağladığı çok hoş bir bölüm vardır. Şöyle der Castoriadis:

“Benim geldiğim ülkede, büyükbabalarımın kuşağı, uzun vadeli planlama, dışsallık, anakaraların yüzme kuramı ya da Evren’in yayılması gibi şeylerin lafını bile duymamıştı ama, yaşlılıklarında bile, maliyet ve verim gibi sorular sormaksızın zeytin ve selvi ağaçları dikerlerdi. Öleceklerini ve dünyayı kendinden sonra gelecek olanlara, belki de sırf dünya açısından, iyi durumda bırakmaları gerektiğini bilirlerdi. Bilirlerdi ki ellerindeki “güç” ne olursa olsun, bu güç, ancak, onlar mevsimlere uyduklarında, rüzgârları dikkate aldıklarında, sağı solu belli olmayan Akdeniz’e saygı duyduklarında, ağaçları zamanında budadıklarında ve tam kıvamında olabilmesi için şırayı gerektiği kadar beklettiklerinde yararlı sonuçlar verebilirdi. “Sınırsızlık” bağlamında düşünmezlerdi –hatta belki bu sözcüğün anlamını bile kavrayamazlardı- ama gerçek anlamda “sonsuz” bir zaman içinde hareket eder, yaşar ve ölürlerdi.”

Öylesine güzel ve anlamlı ki bu sözler, yazıyı bu alıntı ile bitirmek yerinde olacak.