(Murat Sevinç / Diken – 14 Haziran 2017)

1991 yılı Haziran’ı. Her zamanki gibi bütünlemelerim var ama o zamanlar Eylül ayında yapılıyor. Bu da demektir ki yaklaşık iki buçuk ay geçirebilirim aile yanında. Çalışma isteği var. Yazı öyle değerlendirmek istiyorum da neresi olacağına karar veremiyorum. Basit bir herif olduğum için şöyle düşündüm; madem sinema seviyorum o zaman bir sinemada çalışayım. Zehir gibiydim! Nerede? İstiklal’i seviyorum. Çocukken ablanlar seni kenar mahalleden çıkarıp sinemaya, Devekuşu Kabare’ye götürmüş, o zaman oradaki bir sinema olsun.

Aslen tiyatro sevdası var ama yaz vakti nerede bulacaksın. Tiyatro da sinemanın canlısı değil mi! Asıl sinema seven ve pek ilgilenen bizim İlker’di. Hâlâ da öyle. Rehberimiz oydu yani. Ankara’da ne var ne yok hepsine gitmeye çalışıyorduk üniversitedeyken. O zaman Ankara epey bir şehre benzerdi. Henüz Gökçek mucizesiyle tanışmamıştık. Güzel ana caddelerinde sinemaları vardı Ankara’nın. En güzeli Tunalı’ydı tabii, Kavaklıdere ve Esat’a doğru giderken Talip. Talip otopark oldu, Kavaklıdere kapandı, tabelası duruyor ama moral bozmak için belli ki. Bir de Ankaralıya, ‘Sen AVM’den çıkmazsan ben de bir güzel kapanır sonra küflenmiş tabelamla sana çile çektiririm’ diyor gibi.

Maltepe’de nefis, balkonlu Gölbaşı sineması, Eti sineması hemen o zarif Maltepe Camii karşısında. Necatibey’de bir diğer sinema. Şimdi tiyatro olan (neyse ki) Akün, hemen Kuğulu Park’ın yanında. Nasıl bir meraktı o çağda. Bazen lüks yapıp (!) Kızılay’dan dört kişi taksiye biniyorduk Akün’e gitmek için. Bugünün parasıyla on lira filan yazıyor, yani lüksümüz bu. Hiçbirimizde para yok ki, tam sefil öğrenci grubu. Unutmuyorum, Cinnah’ın ortalarında bir yerde bir doğum günü kutlamasına katılıp aşağıya yürüyüşe geçmişken, Bülent’in (birlikte atıldığım sevgili dostum), tüm günün yorgunluğuyla “Ya ne olur paraya kıyıp otobüse binelim, yürümeyelim artık” dediğini.

Ama pek güzel zamanlar. Karayalçın ‘metro’ yapıyor, Ankara’ya ‘medeniyet’ geliyor. Kızılay’da, her çukuru seyretme hasletine sahip halkımız metro çukurunun başında, simit yiyor. Tam o inşaatın yanına, Güvenpark’a bir tren vagonu koydu belediye, biz de orada oturup salep içiyoruz, inşaat çukuruna bakarak! Bak şimdi, Beyoğlu diye başlayıp Ankara anlatmaya başladım yine, olacak iş değil!

Bir de adetten tabii, okumuş çocuk dediğin film festivaline abonedir. Festival filmleri de her sinemada oynamaz. İstanbul’da merkez (hiç olmazsa o zaman öyleydi) her daim Beyoğlu. O zaman hakikaten Beyoğlu ama, henüz AKP adlı bir parti yok, Taksim’e dev projeler gibi bir terminolojiden habersiziz. Eski Türkiye zamanları. AKM orada öylece duruyor. Yollar şen şakrak. Emek’te tiyatro da sahneleniyor, yalnızca film gösterimi yok. Arka sokaklar bir felaket tabii, o ayrı. Aşağıda Cihangir diye bir yer de var ancak o tarihte henüz böyle popüler değil. Soylulaştırmaya karşı olan okumuşlarımız, henüz o muhitleri kent soylulaştırmamışlar!

İşte o İstiklal Caddesi’nin en güzel noktalarından birinde, en güzel pasajlarından biri; Halep. Kapısında pala bıyıklı bir abimiz bekliyordu, şık giyimli. Girişte sağda deri firması, biraz ileride soldan aşağıya doğru inen merdivenlerde bilet gişesi. Merdivenlerden indiğinizde hemen sağınızda küçük bir büfe. Büfenin sağından kıvrıldığınızda da tuvalet ve poster satan bir dükkân vardı. Tabii burası Sinema kısmı. Pasaj bundan ibaret değil. Biraz yürüdüğünüzde solda, Ortaoyuncular sahnesi. Gençliğimin bir kısmı da o sahneyi izleyerek geçti. Erol Günaydın, Münir Özkul, Rasim Öztekin, Ferhan Şensoy… En son geçen yıl gittiğimde seyircinin çok azaldığını fark ettim üzüntüyle.

Büfenin ön solunda ise deri işleri yapan bir abimiz vardı. Hüsnü abi. Derya ablanın beyi. Bana hayatımın ilk deri çantasını yapmıştı ve 26 yıldır terk etmedim. O çantayı hediye ettikten üç beş ay sonra trafik kazasında vefat etti Hüsnü abi. Sonrasında birkaç kez gördüm Derya ablayı, Allah ömür versin. Ne iyi insanlardı. Sinemanın girişindeki ferah salonu aştığınızda kapıya geliyorsunuz. Teşrifatçılar. Birinin adı Saadet, diğerini hatırlayamadım. Saadet abi tuvalet işleriyle de ilgileniyordu. İlk günümde, hiç kimsenin adı konusunda önyargılı olmamak gerektiğini öğretti bana; koşa koşa gidip “Saadet hanımı telefona istiyorlar” dediğimde, o tıknaz ve bıyıklı adam!

Gelelim maceraya. Dedim ya, bir büfe var. O büfenin sağında da Fransız havası vermek için özenle yerleştirilmiş, eskitilmiş elektrik direkleri. Hah işte, o direkleri ben diktim! Gereksiz olduğunu düşünmeme rağmen. Çünkü o büfede çalıştım, bütün bir yaz.

Şöyle oldu;

İş bulmak için gittiğim ilk sinema Beyoğlu Sineması’ydı ve ilginç bir biçimde işe alındım. Evden çıktıktan yaklaşık iki saat sonra. Demek ki bir cevher mi gördüler bende artık ne ise! Büfeye ‘eleman’ arıyorlarmış. Gel yarın başla dediler. Daha önce marangoz çıraklığı, minibüs muavinliği, yedek parçacı kalfalığı gibi deneyimlerim olmuştu ancak ilk kez bir tanıdığın yanında değil, sinemada çalışacağım. Üstelik büfede. Mesuliyet gerektiren bir iş. Mesai, sabah 10.00’dan akşam son seansa dek. Rüya gibi. Gerçi ilk gün 12 saat ayakta durunca küçük parmağımda çıkan nasır yaklaşık 20 yıl kaldı ama olsun, büyük zevk. Bir sinemanın her şeyine, anına tanık olacaksın.

Büfe deyip geçmeyin, hakikaten ciddi işler bunlar. Öyle akademisyenlik gibi sanmayın sakın. İşte görüyorsunuz TV’lere çıkan parlak takım elbiseli koca beyinleri; okuma yazmayı söküp önemli sınav günlerini kaçırmaz ve tabii bir süre ölmemeyi başarırsanız zaten akademik personel oluyorsunuz Türkiye’de. Büfe işi öyle değil ama. Özen gerekiyor. Film arasında yüz çift el size uzanıyor, her birinin derdi başka. Bir de üzerinize afiyet, “Krep yapacaksın” dediler. Neden ki? Çünkü aynı zamanda bir ‘cafe’ orası ve çeşitli krepler servis edilecekmiş. Hem krep yapacaksın hem çay kahve servisi hem de çubuk kraker vs. Bunu günde on saat yapıp üstüne bir de müşterilerin çoğuna beğendiremeyeceksin.

Aman Allah’ım, kimler gelirdi o büfeye; hele ki yaz filmleri festivali haftasında. İki film seyredip Godard olmuşlar mı ararsın, en geç Eylül gibi devrim bekleyen genç solcu arkadaşlar mı! İkincilere bayılıyordum ama. SBF’liyim ya, illa siyasi bir sohbet açacaklar ve sonunda da küçük burjuva olduğuma dair ‘tespit’ yapıp rahatlayarak gidecekler. Yahu ayağı su toplayan, eli bulaşık leğeninden çıkmayan benim; onlar film izlemeye gelmiş kahve içen proleterler. La havle…

Bir de hiçbir şeyi beğenmeyenler vardı. Özellikle biri. Kâbus gibi bir arkadaş. Her festival filmine gelirdi ne yazık ki. O yaz Özal’ın ABD’den başkan arkadaşı gelecekti sanırım; bu nedenle, üç dört gün süren su kesintisini onarmak için gerekli kazıyı yapamadılar. Biliyorum saçma görünüyor ama açıklama böyleydi. Özal’ın arkadaşı başkan, o çevreye gelmek isterse miymiş neymiş! Her neyse, mecburen Ağa Camii’nin tuvaletinden bidonlarla su taşıyacağım. Taşıma suyla değirmen döner mi? Döner de işte öyle döner. Bardaklar yarım saatte tükeniyor, mecburen plastik bardakta çay kahve veriyorsunuz. Kan ter içinde. İşte bu antipatik adam, her çay kahve alışında o bardakların kanserojen olduğunu söyleyip benimle uğraştı. Şikâyet edeceğini söyledi, defalarca. Ağzının ortasına bir tane yapıştırsanız sorun çözülecek ama okumuş insansınız diye yapamıyorsunuz, bir de durup dururken işten atılmanın âlemi yok. İşte bir de bunlarla uğraşıyorsunuz, kendisini özel hissetmek isteyen züppelerle. Git müdüriyete söyle, benimle neden uğraşıyorsun! Bak yüzü yine gözümün önüne geldi. Sevimsiz şey…

O zaman müdür Hakan abiydi. Sonradan tanınmış bir yönetmen oldu, Eyvah Eyvah’ları çekti bildiğim kadarıyla. Bir yönetici daha vardı, adını hatırlayamıyorum. Fehmi Yaşar sık gelirdi, Genco Erkal’ın oynadığı Camdan Kalp’in yönetmeni olarak bildiğim için, şöyle kenardan dinlerdim dedikodularını. O esnada bir kahve açmaktan söz ediyorlardı sürekli. İşte o da, meşhur Hayal Kahvesi oluverdi.

Bir de hiç unutmadığım, iki teşrifatçı arkadaşımın büfenin hemen yanındaki kapının arakasındaki ardiyede, ranzalarda uyumalarıydı. Orada yatıp kalkıyorlardı.

Ve tabii, Temel abi. Hâlâ müdürlük yapıyor mudur, bilmiyorum; dört beş yıl önce gittiğimde oradaydı. İsmiyle müsemma! Temel abi bazen hakikaten bir fıkra oyuncusu gibi gelirdi bana. Çok iyi biriydi, kızdığında bile iyi kalanlardan. Sağolsun…

İki buçuk ay boyunca, haftanın altı günü krep, çay, kahve, gazoz. Canım Hüsnü abinin elleriyle yapıp hediye ettiği deri çanta. Birbirinden güzel insanlarla geçirilmiş şahane zamanlar. Yorulunca, kaçamakla makine dairesine gidip o küçücük aralıktan izlenen filmler. Makinist abimizin matrak hatıraları. Cami’den taşınan su. Plastik bardak. İki ayı aşkın sürenin sonunda alınan ‘dolgun’ ücret (ki hayatımın ilk ciddi geliri). Ne mi yapılır o parayla? Tek kuruşuna dokunulmaz, zamanın teknoloji mabedi Doğubank’a koşulur, en kral müzik seti alınır. Çeyrek yüzyılı aşkın süredir kullanılan müzik seti. Helal paraymış, sesi bugün dahi güzel.

Bizim okumuşumuzda, af buyursunlar, fedakârlığı başkasından bekleme illeti vardır biraz. Adını çok sever de yapmaktan pek hazzetmez. Ankara’da, kaç kuşağı büyüten AST ne zaman İstanbul’a taşınmaktan söz etse, ‘Aman olur mu hiç öyle şey’ diyerek üç beş gün efkârla doldurup salonu, sonra yine unuturlar, misal. İsterler ki o sahne orada dursun ama yalnızca dursun, kendileri zahmet buyurup gitmesin. İşte şimdi de, hızla çoraklaşan ve hakikaten saç ektirmiş erkeklerin ‘çim adam’ gibi dolaştığı bir çöle dönüşüyor güzelim İstiklal. Bir kaç güzel sineması, lokantası kaldı, onlar da can çekişiyor.

Beyoğlu, tarihi içinde kaç kez dönüşmüş bir mekân; elbette ölmez, yine canlanır. Buna mukabil canlanma zamanı geldiğinde elde kalmış üç beş ‘kurum’ olsun.

Mekânlar, yaşamımızın parçası. Ne yapılır, elden ne gelir, bilmiyorum ancak son kalelerden Beyoğlu Sineması olmazsa, oranın tadı iyice kaçar. Otuz küsur yıllık anı, yüzlerce sanat eseri, yüzlerce güzel çalışan, bu denli emek. Bir şeyler yapmalıyız. Ne? Bilmiyorum ama mümkünse kapanmaması için bir şeyler yapılmalı. Yapmalıyız. Sonra da o mübarek popolarımızı AVM’lerden çıkarıp sinemaya gitmeliyiz. Evvela Beyoğlu Sineması’na, sonra tüm muhitlere. Teşrifatçısı olmayan, biraz da eski kokmayan sinemanın ne tadı var. Hatırasız hafıza, ne işe yarar…