(Abbas Karakaya / Gazete Duvar – 26 Ekim 2017)

Yer yön gösteren levhaların artık Arapça da yazıldığı Trabzon’da “bir avuç dolar” için bölgenin doğa ve kültür varlıkları yok ediliyor. Kent olma tarihi dört bin yıl öncesine götürülen, bölgesel bir merkez olan, eşsiz bir fauna ve floraya sahip bu kente de ihanet ediliyor. ‘İhanet’ İstanbul’la sınırlı değil yani…

Ülkeyi yönetenlerin zengin Araplara ve onların kültürüne meftunluğu Trabzon’da karşılığını bulmuş. Özellikle Suudi Arabistanlıların gözde mekânlarından biri de Trabzon olmuş. Ekim ayının başında Trabzon’a yaptığımız dört günlük gezide buna tanık olduk. Hem gidiş hem dönüş uçağımızda çok sayıda Arap turist vardı. Sezon boyunca Arap turist sayısının yılın bu zamanındakinden katbekat fazla olduğunu konuştuğumuz insanlardan dinledik. Bu durumdan memnun olan var, olmayan var. Ancak her iki grubun da kayıtsız kalamayacağı bir gerçek var orta yerde: Trabzon ve civarında gözlemlediğimiz, faili devlet ve özel sektör olan Arap turistleri memnun etme seferberliği alarm veriyor. Sürdürülebilirlikten uzak bu turizmcilik kentin dokusunu kentliler aleyhine tahrip ederken Trabzon’un eşsiz doğasına tamiri imkânsız zararlar vermekte.

Trabzon’un en çok bilinen iki simgesinden biri olan (öbürü Sümela Manastırı), Çaykara ilçesine bağlı Uzungöl’den başlarsak, Uzungöl o resimlerinden tanıdığımız Uzungöl değil artık… Suudilerin Kabe’nin çevresinde yaptıklarını bizimkiler Uzungöl’de yapmışlar. Mekke’de Kabe’nin bulunduğu yerin etrafı yüksek, pahalı otellere boğulmuşsa, Uzungöl’de de gölün etrafı daha az yüksek ama pahalı otellerle doldurulmuş durumda. Havanın kararması ile yakılan neon ışıklarının bolluğu (rahatsız ediciliği) da aynı yaklaşımın bir sonucu olmalı. Ama neticede, bu açgözlü, gelişigüzel yapılaşma doğa harikası minyatür gölü hızla kirletirken doğal ömrünü kısaltmaktan başka işe yaramıyor. Durumun vahametini artıran başka bir şey de, gölü besleyen akarsuların geldiği vadinin – bildik Uzungöl fotoğrafından görünmeyen kısım- içine doğru bir sürü otel ve yeme içme tesisi yapılmış olması. Bu ölçekte ve bu denli kırılgan bir doğaya sahip, dünya mirası sayılan bir yerde neden bu kadar yapılaşmaya izin verilmiş, anlamak zor. Oysa gezi, yürüyüş turizmi bu doğa incisini daha az incitecek ve gelecek kuşaklara ulaştırmamızı kolaylaştıracaktır.

Şehir merkezine baktığımızda da aynı kötü, iç acıtıcı kaderle karşılaşıyoruz. Başta İstanbul olmak üzere tüm yurdu etkisine almış beton istilası ve terörü Trabzon’da da yaşanıyor. Şehrin denizle bağlantısını kesen Karadeniz Otoyolu’nu bir yana koyalım, şehir, içinde yaşayanlara gittikçe daha az nefes alacak, hayatlarını zorlaştıracak, felaketlere davet çıkartan bir biçimde imara açılıyor. Riyad Emlak, Royal Emlak gibi emlakçıların devasa reklam panolarını da gördüğümüz Yomra adlı semt bunun en talihsiz örneği. Şehrin doğusunda, deniz kenarında, geliştirilmeye çalışılan bu semt daha şimdiden (Trabzon Adliyesi buraya kaydırılmış) tam bir beton yığını. Betonlaşma yoğunluğu ve irtifalar veri alındığında bu semtin de ‘Trabzon’un Dubai’si olarak tasarlandığı(!) düşünülebilir. Denizden hemen sonra başlayan dağların yamaçları, tepeler doğal çevreyle sıfır uyum arz eden, inanılmaz yüksekliklerde apartmanlarla, çevreyi ezen devasa beton bloklarla doldurulmuş durumda.

Turizm, inşaat ve kent hakkı gaspının iç içe geçtiği en manidar örnek ise halen Boztepe’de süren otel inşaatı. Boztepe, eski Trabzon’da bir mesire alanı, seyir terası. Şimdi oranın kalbinde bir otel inşaatı sürüyor. Kuruluşunu 1868 yılı olarak beyan eden Trabzon Büyükşehir Belediyesi böyle bir yaşam alanına, hemşehrileri için bu kadar kıymetli bir yere bir otel kondurtmakta hiçbir beis görmemiş. Bu otel projesi hakkında Ahmet Şefik Mollamehmetoğlu’nun yazısının manşete çekilen bölümü şöyle: “Trabzon Boztepe’deki ihanet vücut buluyor. Trabzon’un tarihi ve doğal değerlerinin simgesi, kente egemen noktada bulunan doğal seyir terası, Trabzon tarihinin mesire ve spor alanı Boztepe’de yıllardır sürdürülen katliam ve talan, 2 yıl önce başlatılan otel inşaatı ile ihanetin anıtsal görüntüsü olarak ortaya çıktı. Daha önce gerçekleşen tahribata sessiz kalan, turizm gerekçesiyle iyi bir şey olacağını düşünen Trabzonlular, korkunç görüntü karşısında giderek daha çok tepki gösteriyor. Ama çok geç!” (08/09/2017 giriş tarihli yazının tamamı için tıklayınız)

Trabzon’u “coğrafi, tarihsel, kültürel ve yaşamsal olarak bütünleyen, ona anlam ve değer katan çok nadide coğrafi oluşumlardan” biri olan Boztepe’nin altında, deniz ile Boztepe arasındaki düzlükte kurulu Atatürk Alanı Trabzon’u gezmeye gelenlerin mutlaka uğradığı bir yer. Çarşıların ortasında, şehrin en popüler ve en eski sosyalleşme mekânı olan bu yerde biz de çok zaman geçirdik. Hatta alanı gezerken alandaki Atatürk anıtı önünde bir basın açıklamasına, protestoya da tanıklık ettik. Ellerinde Muhsin Yazıcıoğlu’nun resimleriyle Trabzon Alperen Ocakları’ndan küçük bir grup ‘Kerkük Türktür Türk kalacaktır’ diye bağırıyordu. Acaba Kerkük ateşi ile tutuşanların kaçı yaşadığı yerdeki kent, hatıra, kültür, doğa cinayetine ‘Boztepe bizimdir, halkındır, öyle kalacaktır’ diyerek karşı çıkmıştı?

Yanlış turizm politikaları kadar yol ve HES projeleri de Trabzon’un doğal, kültürel hayatını vuruyor. Bu durumu en çok Trabzon-Gümüşhane arasındaki gezi güzergâhımızda gözlemledik. İki şehir arasındaki 110 kilometrelik mesafede Cengiz İnşaat’a ait üç kocaman inşaat şantiyesi gördük. İnşaatı devam eden yol boyunca 10-12 tünelden geçtik. Tüm gezimiz boyunca, özellikle de bu güzergâh boyunca aklıma sorular geldi. İşte, onlardan birkaçı: Sanayi üretiminin durma noktasına geldiği, samana varıncaya kadar birçok tarım ve hayvancılık ürünlerinin dışarıdan alındığı bir ülkede bu kadar çok yol ve HES kimler için ve niçin yapılıyor? Karadeniz’i boydan boya geçen otoyolu da dâhil olmak üzere, Trabzon ve çevresinde yapılmış, yapımı süren karayolları, tüneller gerçekten bölge insanın seyahat özgürlüğünü artırmak için mi yapılıyor? Yoksa kepçe, kamyon, buldozer gibi iş makinelerinin ücra yerlere daha kolay taşımak için mi? Sümela Manastırı’ndaki restorasyon neden bitirilmiyor? Hamsiköy’ün insanda serilmiş bir halı hissi yaratan yemyeşil otlarıyla kaplı yamaçlarında -ki buralarda inekler özgürce dolaşıp otları süte dönüştürüyorlar- insanım diyen taş ocağı açma ruhsatı nasıl verebildi?

Buraya kadar yazılanları toparlarsak, yer yön gösteren levhaların artık Arapça da yazıldığı Trabzon’da “bir avuç dolar” için bölgenin doğa ve kültür varlıkları yok ediliyor. Kent olma tarihi dört bin yıl öncesine götürülen, bölgesel bir merkez olan, eşsiz bir fauna ve floraya sahip bu kente de ihanet ediliyor. İhanet İstanbul’la sınırlı değil.

HAMİŞ: Trabzon Valiliği’nin yayımladığı Trabzon tanıtım kitapçığının ön kapağında fotoğrafı bulunan Atatürk Köşkü 1890 yılında Osmanlı Rum vatandaşı banker Konstantin Kabayandis tarafından yazlık ev olarak yaptırılmış. Mimarının İtalyan olduğu tahmin edilen bu yazlık konutta Atatürk 1924, 1930 ve 1937 yıllarında olmak üzere üç kere kısa süreli olarak kalmış. Ölümünden sonra kamulaştırılan köşk müzeye çevrilmiş. Sedir ağaçları içindeki bu yapı mutlaka ziyaret edilmeli. Çünkü görebildiğimiz kadarıyla Trabzon’un güzel yapılarından biri. Notun notu: Sloganları İngilizce olan tanıtım kitapçığının dili Türkçe.