(Pelin Cengiz / Artı Gerçek – 22 Kasım 2017)

Geçen hafta İstanbul’a hala ihanet ettikleri itirafında bulunurken, Erdoğan’ın bir haftada çevreci kesilivermesine ne sebep oldu bilmiyoruz.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, dün yaptığı konuşmanın odağında yine çevreciler, kömür, HES’ler ve nükleer santral meselesi vardı. Erdoğan, konuşmasında, “Kim gerçekten samimi çevreci kim istismarcı ayırt edemez hale geldik. Mesele gerçekten çevreyse, çevreci sıfatını ben bunlara bırakmam” dedi.

Geçen hafta İstanbul’a hala ihanet ettikleri itirafında bulunurken, Erdoğan’ın bir haftada çevreci kesilivermesine ne sebep oldu bilmiyoruz. Bir hafta önce İstanbul’a nasıl ihanet ettiklerinden dem vurup, “Biz bu şehrin kıymetini bilmedik, biz bu şehre ihanet ettik, hala da ihanet ediyoruz, ben de bundan sorumluyum” demişti.

Kendisinin bu sözlerinin ardından İstanbul Büyükşehir Belediyesi Meclisi’nde yapılan plan tadilatıyla Haliç kenarındaki 10 bin metrekarelik alanda kat sınırı dörtten 10’a çıkarıldı mesela…

Erdoğan bir konuşmasında da, Rize Ayder Yaylası’ndaki çarpık ve kaçak yapılaşmayı eleştirerek, “Kirlettik, rezil ettik” demişti. Daha sonra, TOKİ Ayder Yaylası için kentsel dönüşüm planı çıkardı. Sizin çevrecilikten anladığınız bu mu?

Kömürlü termik santrallerle kentlerin üzerine kül yağıyor, ormanlar yakılıyor, tahrip ediliyor, barajlarla, HES’lerle nehirler, dereler kelepçeleniyor, sulak alanlar, milli parklar, SİT alanları, deniz kenarları kuşatılıyor, dağlar siyanürlü altın madenciliğiyle, taş ocaklarıyla delik deşik ediliyor, tarım arazileri her geçen gün ranta açılıyor.

Yaşam alanları talan edilen insanlar yaşadıkları yerleri terk etmek zorunda kalıyor, buna karşı çıkanlar hizaya getirilmeye çalışılıyor. Seçimlerle ele geçirilememiş yerler, kimi zaman devlet güçlerinin zoruyla kimi zaman yandaş bir şirketin rant ve talan iştahıyla, o da olmazsa hiçbir meşruluğu olmayan yerel yönetimlere atanan kayyumlarla terbiye edilmek isteniyor.

Mega projeler için İstanbul’un Kuzey Ormanları tıraşlanıyor, Artvin Cerattepe’de Doğu Karadeniz’in dağları, ormanları madenler için şirketlere peşkeş çekiliyor, Hasankeyf’te 12 bin yıllık insanlık mirası 50 yıl ömrü olacak bir baraj için dinamitleniyor, Karadeniz’in, Ege’nin, Kaz Dağları’nın, Dersim’in ormanları yakılıyor. Türkiye’nin en verimli tarım topraklarının bulunduğu Konya ve Karaman’a kömür ocakları ve kömürlü termik santraller kurulması planlanıyor.

İstanbul’a ihanet demişken, İstanbul’un yanı başında Trakya’da kömürlü termik santraller için ormanlık alan seçiliyor, en az 250 bin ağaç kesilmesi gündemde.

Türkiye, tarihinin en büyük çevre sorunlarını yaşarken, Antalya Finike’de mermer ocaklarına karşı yaşam alanlarını korumaya çalışan Ali Ulvi ve Ayşin Büyüknohutçu çifti, sizin “çevreci” iktidarınız döneminde cinayete kurban gitti.

Son bir buçuk yıldır OHAL bahanesine sığınılarak çevre ve yaşam alanları mücadelesi sürdürenlerin Çanakkale’de, Bartın’da, Cerattepe’de, Hasankeyf’te, Akkuyu’da, Trakya’da ve Türkiye’nin pek çok yerinde eylem, yürüyüş, protesto, bilgilendirilme hakları ellerinden alınıyor.

Ekolojik olarak sürdürülebilir, sosyal adalete ve eşit haklara sahip, sağlıklı bir dünyada yaşama hakkı, herkes için talep edilen haklardır. Bu haklar sizin iktidarınız döneminde insanların ellerinden alındı.

Erdoğan, ülkelerin büyüme oranlarıyla enerji tüketimleri arasında hatta refah düzeyi ile doğrudan bir ilişki olduğunu da söyledi. Yeri gelmişken bu cümlenin de artık demode ve başka bir çağa ait olduğunu hatırlatmakta fayda var. “En fazla enerji tüketen en fazla refah seviyesine sahiptir” gibi bi argümanı dünya bırakalı çok oldu.

Çünkü, artık günümüzde refah seviyesini etkilemeden enerji tüketiminin azaltılması yani enerji tasarrufunun sağlanması görüşü hakim. Daha güçlü ve rekabet şansı yüksek bir ekonomi ve daha az kirletilen bir çevre için gerekli olan bu.

Koskoca bir ülkenin istikbalini hafriyat kamyonlarıyla, betona ve kömür santrallerine bağladınız. Size kim söylediyse yanlış, bunun adı çevrecilik değil.

Doğanın üzerindeki baskılar rant ve talan hırsıyla yükseldikçe, doğayı korumaya çalışan çevre yaşam savunucuları da hem devletlerin hem de sermayenin saldırılarına çok daha fazla açık hale geliyor. Bu çok normal ancak asla kabul edilebilir bir durum değil.

Yine dönüp dolaşıp toprağın altı mı daha kıymetli yoksa üstü mü tartışmasına dönüyoruz. Ekosistemde geri dönülmez zararlara yol açacaksa, tarım arazileri, ormanlar yok edilecekse, planlanan projelerin maliyetleri hiçbir zaman öngörülen miktarla sınırlı kalmayacaksa, iş cinayetlerine davetiye çıkarılacaksa buna çevrecilik değil memleketin altını üstüne getirmek denir.

Mesele çevrecilikse, çevrecilik önce varolan doğal, kültürel ve tarihi varlıkları korumakla başlar. Tecrübelerimiz korumadan çok kullanmaya meyledilmiş olduğunu gösteriyor.

15 yıldır kurduğu hükümetlerle AKP iktidarda. Siyasette, dış politikada, ekonomide, toplumsal hak ve özgürlükler alanında, hukuksal platformlarda 15 yılda pek çok şey yaşandı, yaşanan zamanın niteliğine, gelişmelerine göre AKP iktidarları iyi ya da kötü her türlü sıfatla anılabilir, ancak tek bir sıfatla anmak mümkün olmayacak, o da çevrecilik. İktidarınızın hiçbir döneminde çevreci olmadınız, hala değilsiniz, bu gidişle de hiç olacak gibi değilsiniz…