(Yusuf Gürsucu / Yeni Yaşam – 2 Haziran 2018)

Geçmişte çevreye derin zararlar verilirken yaşananlardan dolayı birileri hiç suçlanmadı. Ancak özellikle son 40 yıldır doğaya karşı işlenen suçlarda devletlerin ve şirketlerin affedilmesi artık mümkün değil. İster bireysel ister sermaye yararına olsun, isterse ‘kamu’ adına devlet tarafından doğal yaşama verilen geri dönülmez zararlar bir insanlık suçu gibi ele alınması gerekmektedir. Uluslararası suçlar kapsamına giren ‘Jenosit’ yani soykırım suçunun bir insanlık suçu olarak ele alındığı gibi “ekosit” suçu da hem uluslararası ceza hukukuna hem de ülkelerin anayasasına girmek zorundadır.

Ekosit kavramı, belli bir bölgenin ekosisteminde yaratılan ve bölge halklarının yaşamlarını barış içinde sürdürmelerini tehlikeye sokan doğa tahribatı ve yıkımlardır. Bu kavram uzun süre önce literatüre girmiş durumda. Birleşmiş Milletler jenosit’in çerçevesini insanlık suçu, savaş suçu ve saldırı suçu başlıklarında dört ana eksende belirlemiş ve 2002 de bu ‘Uluslararası Adalet Divanı’nı hayata geçirmişti. Ekosit kavramı da ‘Uluslararası Adalet Divanına’ taşınarak bir insanlık suçu gibi ele alınması ertelenemez bir gerekliliktir artık.

Ulusal kamu düzenini cezai yaptırımı gerektirecek ölçüde ihlal eden eylemler ülkenin iç mevzuatında nasıl suç sayılmakta ise, uluslararası toplumun huzur ve düzenini bozduğu için uluslararası toplumu mağdur eden eylemler de, uluslararası suç olarak görülmektedir. Bu bağlamda uluslararası bir anlaşma ortaya çıkarılmış ve devletlerin imzasına açılmıştı. Bu anlaşmanın adı ise Roma Statüsü. Roma Statüsü’nün 5.i maddesine göre; mahkemenin yargı yetkisi, uluslararası toplumu bir bütün olarak ilgilendiren en ciddi suçlar ile sınırlıdır. Mahkeme soykırım suçu, insanlığa karşı suçlar ve saldırı suçları hakkında yargı yetkisine sahip.

Roma Statüsü’nün 6. maddesinde soykırım suçu, 7. maddesinde insanlığa karşı suçlar, 8. maddesinde ise savaş ve saldırı suçları tanımlanmıştır. Türkiye, Çin, Hindistan, Pakistan ve Irak gibi çok sayıda ülke UCM’ye taraf olmadı. Rusya, Ukrayna, ABD, İsrail ve Tayland gibi birçok ülke ise Roma Statüsü’nü imzaladı ancak anlaşmayı parlemantolarında onaylamadı. AB’ye üye olma koşullarından birinin Roma Statüsü’nün kabul edilmesi olduğunu hatırlamak gerekiyor. Roma Statüsü kapsamına Ekosit suçunun da eklenmesi dünyaya verilen zararları elbette durduramayacak ancak belki bir nebze yavaşlatabilir diye umut ediliyor. Elbette öncelikle çevrecilerin, ekolojistlerin bu kavramı ele alıp mücadele içindeki önemli taleplerden biri haline getirilmeleri gerekiyor.

Geçmişte yaşanan ve ceza alan Ekosit suç kapsamına girebilecek yaşanmış bazı iğrençlikleri hatırlamak gerekir. Bir zamanlar çok rağbet gören, ancak zamanla kansere neden olduğu anlaşılan Eternit’in patronuna 16 yıl hapis cezası verildi. Fransa’da yargı sistemi kullandığı tohum ve ilaçlardan dolayı sakat kalan bir çiftçinin itirazını kabul edip tohum ve ilaçlama şirketi Monsanto’yu mahkûm etti. Yine Monsanto, Brezilya’daki bir yargı sürecinin sonunda 5 milyon çiftçiye 6,2 milyar avro ödemeye mahkûm edildi. Brezilya’da, Amazonlarda hudutsuz orman alanlarını yok edecek, binlerce Kızılderili’yi geleneksel topraklarından söküp atacak bir inşaat projesine yerel bir mahkeme ekolojik gerekçelerle müdahale etti.

Türkiye’de de benzer kararlara imza atan mahkemeler oldu ancak çıkarılan yasa ve yönetmeliklerle mahkemeler devre dışı bırakıldı. Şu an bir seçim dönemi içinden geçiyoruz. Çevrecilerin ve ekolojistlerin önemli bir talebi olarak siyasi partilerden bu kavram hakkında düşünceleri alınmalı ve bu kavramı kabul etmeyeceğini belirten partiler insanlık ve doğa düşmanı olarak tanımlanmalıdır. Sermaye çevreleri yağmaladıkları alanlarda geri dönülmez ekolojik zararlar verdiklerini çok iyi biliyorlar. Ancak onları var eden şey hem emeği hem de doğayı sömürüye tabi tutmalarıdır. Küresel ölçekte yaşanan ekolojik kriz artık son noktaya varmış durumda. Bu süreç durdurulamazsa, tüm insanlık yanında binlerce tür canlı ile birlikte yok olup gidecek. Kendimize sormamız gereken en önemli soru hangi tarafta yer alacağımız sorusudur. Ya sermayenin yanında ya da doğal yaşamın ve emeğin yanında yer alacağız. Başka bir seçeneğimiz maalesef yok…