Makale

Published on Eylül 10th, 2018 | by Kuzey Ormanları Savunması

Gezi’den İngiltere’ye: Yağmalanan parklar, gözbebeği parklar

(Abbas Karakaya / Gazete Duvar – 9 Eylül 2018)

Parklar, yeşil alanlar kamu malı sayılıyor. Ama biz onları durmadan yağmalıyoruz. Taksim Gezi’sine Hilton oteli dikmekten, Dolmabahçe Sarayı’nın bahçesine Swiss oteli kondurmaya; oradan, Maçka Demokrasi Parkı’nın altından tünel geçirme işgüzarlığına vardık. Ne fena ki bu yağmadan hiçbir il, ilçe, semt, kaldıysa mahalle parkları azade değil.

10-20 Ağustos tarihleri arasında İngiltere’nin üç şehrini, sırasıyla Bristol, Bath ve Londra’yı gezdim. Yanlarında kaldığım ailenin rehberliğinde geçen on günlük gezide beni en çok etkileyen parklar, yeşil açık alanlar oldu. Yağmurun, dolayısıyla yeşilin, ağacın bol olduğu bu ülkede yöneticiler muazzam parklar, açık hava gezinti, oyun alanları yapmışlar. Kıskandım. Aynı zamanda kederlendim. Gezi parkı, o parkı kurtarmak için verilen mücadele, ödenen ağır bedeller aklıma gelip durdu.

İngiltere sanayi kapitalizmin doğduğu, palazlandığı topraklar. Gelişmiş çok sayıda parkının olması bununla da alakalı. Başka bir deyişle, sanayi kapitalizminin şehirlere damgasını vurmaya başladığı 19. yüzyıl, aynı zamanda halka açık büyük kent parklarının kurulmaya başlandığı yüzyıl. O zamandan bu yana parklar şehirlerin değişmez ögeleri olmuştur. Şehirlerde fabrika ve üretim alanlarını dolduran insanların şehrin kalabalığından, kirinden, pasından ve gürültüsünden (geçici de olsa) kaçabilecekleri, biraz nefes alabilecekleri yerler olarak böyle parklar tasarlanmaya başlanmıştır.

St. James’s parkı

SADELİK VE BÜYÜKLÜK

İngiltere’de dikkatimi en çok çeken parkların sadeliği ve büyüklükleri oldu. Parklar insanların doğaya karşılaşabilecekleri yerler olarak tasarlanmış. Bu yüzden doğa ile insan arasına girebilecek (tesis, reklam panosu vb.), doğallığı zayıflatacak unsurlardan kaçınılmış. Öyle ki kimi yürüyüş, gezinti alanında çöp tenekesi bile yoktu (Ashton Court, Bristol). Sadelikten kastettiğim bu. Türkiye’deki duruma bakarak tersinden söylersek, İngiltere’de kış bahçesi, yaz bahçesi, sosyal tesis, mescit/kilisecik adı altında parklar imara açılıp amaçlarından saptırılmıyorlar. Parkların altını otopark yapmak kimsenin aklına gelmiyor. Kısaca, İngiltere’de parklar doğanın içinde zaman geçirilecek, doğayla baş başa kalınacak yerler olarak görülüyor. Parklar altıyla, üstüyle birilerine para kazandıracak boşluklar olarak görülmüyor. Bristol’da gördüğümüz bir mahalle parkı üç, dört futbol sahası büyüklüğünde, ormana komşu yemyeşil bir alandı. Bu koskoca açıklıkta mütevazı bir çocuk oyun alanı ve yedi-sekiz bank dışında başka bir şey yoktu. Böyle bir düzenleme insanda açıklık, ferahlık hissi yaratırken, parkın bu hali insana “gel, istediğin gibi gez, oyna, yuvarlan, dur, düşün, arın, içine dön, kendini dinle” gibi mesajlar veriyordu.

Hyde Park

Londra’da (St. James’s ve Hyde parkları) ve Bath’da (Royal Victoria parkı) gezdiğimiz şehir parklarında gördüğümüz başka bir ortak özellik de parklardaki yılankavi göl ya da göletler ve buralarda yaşayan çeşitli deniz kuşlarının varlığıydı. Su ve bu canlıların parkların değerini bir kat daha artırdığı aşikâr. Park düzenlemelerinin arkasındaki genel ilkeyle -en alt düzeyde insan müdahalesi- tutarlı olacak şekilde bu göl kenarları, yakınları kafe ya da restoranların işgaline uğramamış. Hyde Park göleti kenarında sadece iki, St. James’s parkında ise sadece bir tane kapalı, kafe/lokanta var. Bir de, uygun noktalara yerleştirilmiş, oturma yeri olmayan bir iki büfe. Özetle söylemek gerekirse, gölet kıyıları, önlerine dizilmiş banklarla insanlara ve güneşlenmek, kurulanmak için kıyıya çıkan su kuşlarına ait.

BÜYÜKLÜKLER VE GEZİ PARKI

Gezdiğim parkların büyüklüklerini tasavvur etmenin en kolay Gezi parkı ile karşılaştırmak. Birkaç istisnayı saymazsak, geleneksel Türk kentlerinde geçmişte kamu yararı gözeten parklar yoktu. Ancak Cumhuriyetin kurulmasından sonra, parkı olmayan birçok kent parka kavuşmuştur. Taksim Gezi parkı İstanbul’un Cumhuriyet döneminde yapılmış ilk parkıdır ve bitişiğindeki Taksim Meydanı ise İstanbul’da meydan olarak tasarlanmış ilk meydandır. Tasarımı Fransız mimar, şehir plancısı Henri Prost’a yaptırılan, 1941’de kullanıma açılan park, Taksim Meydanı’ndan Maçka Vadisi’ne kadar olan üç yüz dönümlük bir alana yayılıyordu. Taksim ya da İnönü Gezisi olarak da bilinen bu alan, özellikle 1950’li yıllardan sonra parça parça inşaata açılarak yok edilmiştir. Şu an elimizde sekizde biri, yani 38 dönümlük bir parçası kalmıştır.

Büyüklükleri karşılaştırmaya gelince, 1635 yılından beri halka açık olan Hyde Park 1450 dönüm; yani Gezi parkının yaklaşık 40 katı. 1832 yılında kurulan St. James’s parkı ise 350 dönüm; yani Gezi parkının yaklaşık 10 katı. Bath şehrindeki Royal Victoria parkı ise 230 dönüm; yani Gezi parkının 6 katı büyüklüğünde. Son bir karşılaştırma da ABD’den: Dünyanın en büyük kent parkları arasında sayılan, Kuzey Amerika kıtasının ve de New York şehrinin sıfırdan bir park olarak -İstanbul’un Gezi parkı gibi- tasarlanmış Central Park’ı (1856’da açılmış) ise tam tamına 3410 dönümdür. Yani Gezi’den 90 kere büyüktür.

Mahalle parkı

SON SÖZ YERİNE

Gezip görme fırsatı bulduğum, yukarıda adlarını andığım, mutluluk hormonu salgılatan üç parkın mülkiyeti İngiliz Kraliyet ailesine ait. Ancak resmi statüleri ne olursa olsun, şehrin gözbebekleri muamelesi gören bu parklar, pratikte, yüzyıllardan beri halka açık; yani kamu malı.

Bizde ise parklar, yeşil alanlar kamu malı sayılıyor. Ama biz onları durmadan yağmalıyoruz. Taksim Gezi’sine Hilton oteli dikmekten, Dolmabahçe Sarayı’nın bahçesine Swiss oteli kondurmaya; oradan, Maçka Demokrasi Parkı’nın altından tünel geçirme işgüzarlığına vardık. Ne fena ki bu yağmadan hiçbir il, ilçe, semt, kaldıysa mahalle parkları azade değil. Parkların, yeşil alanların hal-i pürmelâlini de yazmaya devam edeceğim.

 

 


About the Author



Comments are closed.

Back to Top ↑