İklim

Published on Eylül 23rd, 2018 | by Kuzey Ormanları Savunması

Yerel hareketler ve iklim krizi

(Cemil Aksu / ETHA – 11 Eylül 2018)

Ekonomik kriz tartışmalarına gark olduğumuz şu durumumuzda iklim krizi hem yakın hem uzak bir sorun olarak duruyor. Yakın, hatta yakıcı bir sorun, çünkü rüzgar esmese, kuraklık vursa, güneş başımızı yaksa, sağnak koyverse, seller bassa, “iklim değişti” diyoruz. Diğer taraftan uzak bir sorun ya da ihtimal olarak kalıyor. Aynı zamanda faili belli olmayan, görünmez, dinlerdeki “kıyamet kopuşu” gibi gizemli bir gelecek. İklim krizi ile ilgili birçok çalışmada kullanılan söylem, geri dönüşü imkansız kılacak 2 santigratlık sıcaklık artışının yaratacağı bir felaket ya da krize işaret etmektedir.
İklim değişikliğinin en önemli göstergelerinden birisi sayılan atmosferdeki karbondioksit seviyesinin bilim insanlarının görece güvenli eşik olarak gördüğü 350 ppm seviyesine çekilememesi ve içinde bulunduğumuz yüzyıl sonuna doğru küresel sıcaklık ortalamasındaki artışın sanayi devrimi öncesine kıyasla 2 santigrat derecenin mümkün olduğu kadar altında sınırlandırılması için gereken adımların şimdiden atılmaması halinde etkisini şimdiden göstermeye başlayan küresel çapta felaketlerin yaşanması kaçınılmaz olacaktır.
Fakat zaten gidişat kapitalistlerin böyle bir sorumluluk almayacaklarını gösteriyor. Trump’ın iktidara gelir gelmez uluslararası iklim anlaşmalarından çekilmesi, AB ülkelerinin, Çin ve Rusya’nın emperyalist rekabetin ekonomik savaş boyutuna vardırıldığı bir süreçte fosil yakıt kullanımından vazgeçme ya da paylarına düşen karbon salınımını azaltma veya sermayelerinin değerlenmesi için doğa düşmanı teknolojiler kullanmaktan vazgeçme gibi bir yola başvurmayacakları kesin. Marx’ın dediği gibi, “sermaye yüzde 10 kar için her yerde çalışmaya razıdır; kesin yüzde 20, iştahını kabartır; yüzde 50, küstahlaştırır, yüzde 100, bütün insani yasaları ayaklar altına aldırır; yüzde 300 kar ile, sahibini astırma olasılığı bile olsa, işlemeyeceği cinayet, atılamayacağı tehlike yoktur.”1
Bu yüzden, iklim krizi uzak bir zamanın, fi tarihinde gerçekleşecek bir felakete dair bir hikaye değildir. Nitekim 2016 Küresel İklim ve Felaket Raporuna göre küresel felaketlerin yarattığı 210 Milyar dolarlık ekonomik kaybın bu zamana kadar tespit edilen/kayıtlara geçen kayıplar arasında 7. sırada olduğu belirtildi. Doğal afetler son 10 yılda içinde APAC (Asya-Pasifik) ülkelerinde yüzde 35 oranında artış gösterdi. Bunu yüzde 20 ile Latin Amerika, yüzde 14 ile EMEA ve yüzde 10 ile ABD izledi.2
Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’ne göre karbondioksit oranındaki artış öncelikle fosil yakıt kullanımından kaynaklanıyor. Kayda değer ikinci etken, başta ormansızlaşma olmak üzere arazi kullanımındaki değişimdir. İklim değişikliğinin etkisi sıcaklıklardaki artıştan ibaret değil. Kuraklık, seller, şiddetli kasırgalar gibi aşırı hava olaylarının sıklığı ve etkisinde artış, okyanus ve deniz suyu seviyelerinde yükselme, okyanusların asit oranlarında artış, buzulların erimesi gibi etkenler sonucunda bitkiler, hayvanlar ve ekosistemlerin yanı sıra insan toplulukları da ciddi risk altındadır.
Ekonomik kriz gibi maalesef “iklim krizi” de sarayda başka kulübede başka türlü yaşanmaktadır.
İklim krizinin adaletsizliği iki aşamada da yani krizin üretilmesinde de etkilerinin yaşanması açısından adaletsiz. İklim adaletsizliği, iklimdeki değişimde en az sorumluluğu olanların, değişimden en çok etkileniyor olmasını anlatır. Örneğin, kişi başı en düşük emisyona sahip Afrika’nın, iklim değişiminden en çok etkilenen bölge olması. Ya da küresel ısınmaya bağlı olarak tarım sezonunun kısalıp ürün fiyatlarının artmasından da, sıtmanın yaygınlaşmasından da daha çok yoksul kesimlerin etkilemesi. İklim değişiminin göstergesi olan sel, kuraklık, aşırı soğuk, sıcak hava dalgası, kasırga, tayfun gibi hava olayları en çok nereleri vurmuştur?” Bu soruya yanıt veren araştırmalar da en yoksul ülkelerin (Haiti, Bangladeş, Dominik, Moğolistan) en fazla zararı gördüğünü belgeliyor. Sıcak hava dalgası ya da aşırı soğuk sonucu ölümlere ilişkin veriler de, Avrupa- Afrika ayırmaksızın eşitsizliği ortaya koyuyor. En çok yaşlılar ve yoksullar ölüyor.
Oxfam’ın bir araştırmasına göre İngiltere’de sel yoksulları zenginlere göre 3,5 kat daha fazla etkiliyor. ABD’de zehirli kimyasal tehdidinin yoğun olduğu saptanan bölgelerde siyahlar, Latinler ve yoksullar yaşıyor. Avrupa Birliği (AB) bünyesinde faaliyet gösteren Avrupa Çevre Ajansı (AÇA) tarafından açıklanan, “Avrupa’da İklim Değişikliği, Etkileri ve Zaafiyetler 2016” adlı raporda her yıl orman yangınlarından etkilenecek alanın 800 bin hektara çıkacağı, bundan etkilenecek kişi sayısının ortalama 150 milyon olacağı ve bu etkilerin yol açacağı refah kaybının yıllık 42 milyar avroya ulaşacağı tahmin edildi. Isı artışı nedeniyle her yıl 200 bin kişinin ölebileceği, sel nedeniyle ortaya çıkacak hasarın maddi boyutunun da yılda 10 milyar doları geçebileceği kaydedildi. Bu “200 bin kişi”nin büyük kısmının konforlu yaşam koşullarına sahip olmayan sınıflara mensup kadınlar, çocuklar, yaşlılar vb. olduğunu tahmin etmek için kâhin olmaya gerek yok elbette.
Tek ülkelerde ya da şehirlerde yaşadığımız tekil ekolojik yıkım projelerinin vehametini ve etkisini arttıran global faktör de iklim krizidir. İklim krizi, şimdiye kadar ki, tekil ekolojik yıkım teknolojilerinin (fosil yakıt kullanımından ormanların yok edilmesine, endüstriyel tarımdan savaş sanayiine ve savaşlara kadar kapitalizmin gelişme hikayesinin) bir sonucudur. Fakat bugün için iklim krizi, bütün bunların toplamı, sonuç ya da genel kavramı değil, bütün bu tekil sorunların etkisini hem niceliksel hem de niteliksel olarak değiştiren bir nedendir. Bugün “üç- beş ağaç meselesi” buradan kaynaklanmaktadır. Kapitalizmin gelişme dönemindeki orman katliamları ile kapitalist gelişmenin en üst düzeylere geldiği bu döneminde gerçekleşen orman katliamları biçimsel olarak aynı olsalar da nitelik olarak farklıdırlar. Bu yüzden iklim krizi, tekil sorunlara bakış açımızı değiştirmemizi gerektirmektedir. Kır ve kentlerdeki yapılaşmadan enerji ya da turizm “yatırımları”na, hatta emeklilikte yerleşeceğiniz yeri belirlerken bile iklim krizinin etkilerini öncelikli olarak gözönünde bulundurmak zorundayız.
Elbette bir kişinin, şirketin ve toplumsal bir grubun lehine olarak uygulanan bir projenin, ekolojiye verdiği zarar tekil olarak önemlidir ve buna karşı ekolojiden yana ve müştereklik hakları için mücadele edilmelidir. Türkiye’deki ekoloji mücadelesinin temel özelliklerinden biri de “tekil-sorun odaklı olma”sıdır.3 Yani sorunu “etkinlik kaynaklı (termik santral, çimento fabrikası, taş ocağı), tahribata bağlı (orman, kıyı, mera tahribi), kirliliğe dayalı (hava, su, toprak kirliliği), risk tanımlı (nükleer, GDO) olarak” saptayarak, hareketin hedefini de o yerdeki somut tekil projenin engellenmesi ile sınırlanmasıdır. Aykut Çoban’ın da işaret ettiği gibi, bu “tekil-sorun odaklı olma”, hareketleri yerele hapsetmekte, mücadelenin yerel, bölgesel, ulusal ve uluslararası ortaklıklar kurmasını engellemektedir.
Fakat buradaki esas sorun, hareketin yerel olması değil, mücadele ettiği sorunun/projenin global etkilerini, bağlarını kurmayan bir söylem ve örgütlenmeye hapsolmasıdır. Örneğin, ekolojik açıdan “sıcak bölge” olarak görülen alanlardaki bir enerji ya da turizm faaliyetini küresel bir sorun olarak görmek yerine sanki sadece o vadideki ya da yerleşim alanındaki (yaşam alanındaki) yerlilerin sorunu olarak görülmektedir. Öyle ki, en yakın komşular “dışardan gelenler” olarak kategorileştirilmektedir.4
Mücadele her zaman bir yerde/mekânda olur. Fakat nasıl ki, mücadeleye konu olan olgu/olay, özne/şirket, akıl/söylem global ise bu mücadelenin de aynı şekilde olması gerekir. Artvin Cerattepe’de maden işleten şirket, İstanbul’da 3. Havaalanını, Mardin’de fosfat madeni, Fransa’da da başka bir havaalanı projesini yürütürken bu yerellerdeki hareketler sadece o yerdeki tekil soruna odaklı hareket edemez. Artvin Cerattepe’deki madencilik faaliyetinin sadece Artvin il merkezinde yaşayan insanlar ve canlılar üzerindeki etkisini önce çıkaran söylem, eylem ve örgütlenme de bu açıdan aslında bir yanılsama yaratmaktadır. Birincisi, bu projenin yaratacağı yerel tahribat, Kuzey Kafkasya ve Karadeniz ekosistemini, biyoçeşitliliği, gıda ve göç rejimini kısacası küresel iklim krizini etkileyecektir. Dolayısıyla, ikinci olarak, sorundan etkilenecek kitle sadece Artvin’de yaşayanlar olmayacak, sadece komşu köyler ilçeler değil, tüm Kafkasya, Karadeniz ve dünya etkilenecek. Aynı durumların örneğin 3. Havaalanı ya da Kanal İstanbul Projeleri için de geçerli olduğu açık.
Bu açıdan düşünüldüğünde yerel bir hareket, söylem, eylem ve örgütlenme ağları itibariyle global düzeyde kendini varetmesinin yollarını bulmak zorundadır. Çünkü iklim krizi bağlamında tek tek her yereldeki mücadele global olarak değerli ve önemli bir mücadeledir. Global olarak bütün insanlar ve canlılar adına doğanın, müşterek varoluşumuzun kapitalistler tarafından yok edilişine karşı bir mücadeledir. Bu yüzden de her yerde ve zamanda bir projenin etkisini sadece o yerdeki çevreye ve insanlara verdiği zararla sınırlamadan iklim krizi gibi global sorunla bağını kuran bir söylem, eylem ve örgütlenme pratiği geliştirilmelidir.
Yerel hareketlerin söylem, eylem ve örgütlenmesini iklim krizi üzerinden yeniden üretmeleri önerisi, bu hareketlerin yerelliğine ya da yerel hareketlere bir inançsızlık olarak veya yerel hareketlerin yerine merkezi, ulusal/uluslarararası örgütlerin alması gerektiği olarak değerlendirilmemelidir. Böylesi bir değerlendirme, ekoloji hareketinin karşı karşıya olduğu bir başka hata olur. Yerelin sesini kesecek, edilgenleştirecek, söz ve karar hakkını kısıtlayacak “eski tarz siyaset”e geri dönüş harekete yeni bir şey katmayacağı gibi, bu hareketlerin siyaseti düşünme ve yapma biçimimize yaptıkları katkıları da yok etmek anlamına gelecektir.
Yereldeki hareketin karşı karşıya olduğu tekil projeyi iklim krizi bağlamında ele alarak sorunlaştırması, diğer yerel hareketlerle ortak bir söylem tutturmasını sağlayacaktır. Yerel hareketlerin örgütsel “birliği” için bütün bu hareketleri birleştiren ortak bir anlatının, söylemin kurulması gerekmektedir. Ortak bir anlatısı olmayan örgütsel bir birlik kurmaları mümkün değildir. Diğer taraftan ortak anlatı, başka yerellerle bölgesel, ulusal ve global ortaklıklar kurmayı kolaylaştıracaktır.
DİPNOTLAR
1. Karl Marx Kapital 1. Cilt, 67 nolu dipnot, s. 779
2.  https://yesilgazete.org/blog/2017/02/24/kuresel-iklim-ve-felaket-raporu-en-cok-artis-gosteren-tehditler-deprem-su-baskinlari-ve-kuraklik/
3.  Aykut Çoban, Ekoloji Mücadelesinde Strateji Tartışması “Yine dene yine yenil” nereye kadar? http://www.birartibir.org/ekoloji/122-yine-dene-yine-yenil-nereye-kadar
4.  “Dışarısı”, “dışarıdakiler” söylemi iktidarın baskısı ile yerel hareketlerin düştükleri hain tuzaklardan biri. İktidar, enerji politikalarına itiraz edenleri sürekli –o yere- “dışarıdan gelen üç beş çevreci”, “yerli ve milli” olmayan gruplar olarak yansıttıkça bu yerel hareketler de “dedelerimiz Çanakkale’de savaştılar” söylemi ile yerli olduklarını kanıtlama gayretine düşerken örgütlenmede de başka il ve ilçelerden gelenleri “dışardan gelenler” olarak kodlamayı kabul etmiştir.

 

Tags: , , , ,


About the Author



Comments are closed.

Back to Top ↑