Makale

Published on Aralık 10th, 2018 | by Kuzey Ormanları Savunması

Agoralarını yitiren toplum

(Cihan Uzunçarşılı Baysal/ 1+1 Forum – 7 Aralık 2018)

Cumartesi Anneleri’nin 1995’ten beri sürdürdüğü Galatasaray Meydanı buluşmaları 700. haftada polis kalkanlarıyla, biber gazlarıyla engellendi. Halbuki meydan toplumsal anlamını ve kamusal işlevini biraz da onlar sayesinde kazanmıştı. Meydanın Cumartesi Anneleri’nin ve sesini duyurmak isteyen başka toplumsal kesimlerin elinden alınması iktidarın kent hayatına, kamusal fikre ve ifadeye dair bakışını ve niyetini bütün boyutlarıyla ortaya koyuyor.

Mekân toplumsal bir üründür.

Henri Lefebvre (1975)

25 Ağustos’tan bu yana Galatasaray Meydanı’na (kısaca “Meydan” olarak geçecek) girişleri engellenen Cumartesi Anneleri, 699 hafta Meydan’da sürdürdükleri oturma eylemlerine artık İnsan Hakları Derneği’nin bulunduğu sokakta, dernek binası önünde devam ediyor. Meydan’ın Cumartesi Anneleri’ne kapatılmasıyla burada düzenli olarak yapılan diğer eylemler de eşzamanlı yasaklandı. Her ayın ilk pazar günü, Vicdan ve Adalet Nöbeti çağrısıyla bir araya gelen ve iş cinayetlerinde hayatlarını kaybeden emekçiler için Galatasaray Lisesi önünde adalet talep eden İş Cinayetleri Meclisi de basın açıklamalarını ve taleplerini eylülden bu yana Bir Umut Derneği’nin bulunduğu sokaktan seslendiriyor. Öte yandan, Meydan’ın sadece düzenli aralıklarla yapılan eylemlere değil, bundan böyle tüm hak ve özgürlük taleplerine ve basın açıklamalarına kapalı olacağını düşünebiliriz. Nitekim, Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele ve Dayanışma Günü olan 25 Kasım’da, önceden programlandığı üzere kadınlar Tünel’den Meydan’a kadar sloganlarla yürüyecek ve basın açıklamalarını Meydan’da yapacaklardı, ama polis, kadına yönelik şiddetle mücadelenin gününde, zor kullanım araçlarıyla, biberiyle, gazıyla Meydan da dahil İstiklal Caddesi’ni kadınlara dar etti. Eylemin basın açıklaması, diğerlerinde olduğu üzere bir sokak içinde gerçekleştirilebildi. Güvenlik güçleri tarafından el konulan Meydan’dan sürülen hak ve özgürlük talepleri bugünlerde sokaklara sıkışmak zorunda. Bir hak talebinin veya demokratik itirazın kentsel kamusal bir alandan, bir meydandan seslendirilmesiyle dar sokaklarda sıkışık mekânlardan duyurulması arasındaki farkı açmaya gerek yok. Meydan’dan kovulan demokrasinin sesi artık sokak aralarındaki dar alanlarda ve alçak perdeden; ana arterlerden uzaklaştırıldığı için ulaşabildiği katılımcı da, dinleyici (izleyici) de kısıtlı.

Halkın toplanabileceği kentsel kamusal alanlar ve meydanlar agorafobik iktidarların korkulu rüyası. Meydanları yok ederek kitleleri yok etmek elverişli bir uygulama. Bunun bir yolu baskı ve şiddet ise, sinsi yöntemi kentsel kamusal alanları özelleştirerek ele geçirmek ya da her çeşit tüketim, tüketicilik işleviyle ehlileştirmek.

Tevfik Fikret’ten bugüne

Senelerce Tünel’den ya da Taksim’den başlayan yürüyüşler, Cumartesi Anneleri’nin oturma eylemlerine sahne olan Galatasaray Lisesi’nin kapılarının açıldığı bu küçük meydanda yapılan basın açıklamalarıyla sonlanmaktaydı. Meydan aynı zamanda hak taleplerine yönelik çeşitli imza kampanyalarına, protestolara ve oturma eylemlerine de ev sahipliği yapmaktaydı. Soma’dan Üçüncü Havalimanı eylemine, hatta Çeçen aktivistlerin protestolarına kadar geniş bir yelpazeden hak taleplerini ağırlayan Meydan’ın tarihine göz attığımızda ise hiç ummadığımız bir geçmişle karşılaşıyoruz. Tevfik Fikret’in Galatasaray Lisesi müdürüyken yaptırmak istediği konferans/tiyatro salonunun okuldaki mescidin üzerine geleceği gerekçesiyle muhafazakârlar ve Maarif tarafından engellenmesi üzerine kendisini okulun kapısında zincire vurması dışında[1]Meydan ne bir eyleme ne de protestoya sahne olmuş. Meydan’ın bir kentsel kamusal alana dönüştürülüşünü 1980 darbesi ertesinde gözaltında kaybedilen çocuklarını bulmak ve sorumluların ortaya çıkarılarak yargılanmalarını sağlamak amacıyla ilk kez 27 Mayıs 1995’te bir araya gelen ve Galatasaray Lisesi önünü mekân tutarak oturma eylemi başlatan otuz civarında kadının zaman içinde büyüyen ve kitleselleşen hareketine borçluyuz. Henri Lefebvre, Kent Hakkı’nın iki önemli bileşeninden bahseder; biri temellük (işgal ederek kendinin eyleme), diğeri katılımdır (kentsel politikalara). Bu bağlamda, Kent Hakkı, temellük edilen bir kentsel mekânın kentlilerin arzu ve talepleri doğrultusunda yeni baştan tasarımını veya mekânın yeniden üretimini de kapsar. Cumartesi Anneleri, her hafta düzenli eylemleriyle temellük ettikleri Meydan’dan haksızlıkları ve hukuksuzlukları kamuoyu ile paylaşıp kayıp çocuklarını ararken yeniden dizayn ettikleri kentsel mekân da farklı grupların kullanımıyla kitleselleşip kamusallaşmış, Kent Hakkı Meydan’dan inşa edilmiştir. Burada, 1996’da İstanbul’da gerçekleştirilen Habitat II Zirvesi vesilesiyle KESK’in kamu çalışanlarının sendikal hakları üzerindeki baskıları uluslararası kamuoyuna duyurmak amacıyla Meydan’da bir oturma eylemi planladığını, ama polisin engellemesiyle karşılaştığını da not düşelim. Annelerin eylemleri 1995’te başladığına göre, 1996’da Meydan’ın kamuoyunda önem kazanmaya başladığını düşünebiliriz.

Arjantin’de, 1976-83 yıllarında hüküm süren cunta döneminde kaybedilen çocuklarını bulmak için Buenos Aires’deki Plaza de Mayo’da oturma eylemi düzenleyen annelerle ortak bir kaderi ve acıyı paylaşan Cumartesi Anneleri, sivil itaatsizlik eylemlerinin ilhamını Plaza de Mayo Anneleri’nden almışlar ve süreç içinde benzeşmişlerdir. Annelik üzerinden örgütlenmeleri, dikkat çekmek için başlarına bağladıkları beyaz başörtüleri, kentsel kamusal bir alanı işgal ederek başlarına gelen haksızlıkları seslendirmeleri ve böylece “öteki” olanın kamusal alanını inşa etmeleri, ama zaman içinde kendilerine katılan farklı hak savunucularıyla kitleselleşmeleri, ulusal ve uluslararası geniş bir kamuoyu desteğine ulaşmaları gibi çok çeşitli ortak yönleri, aralarındaki farklılıkları gölgelemektedir. Nitekim ilgili birçok çalışmada da iki grubun benzerlikleri öne çıkartılmıştır. Öte yandan, kentsel mekândan / meydandan baktığımızda gözlerden kaçan önemli bir fark ortaya çıkmaktadır. Her iki grubun önceliği kendilerini (dolayısıyla kayıplarını) görünür edecek bir mekân arayışı olmuştur. Bu arayış Arjantin’de Plaza de Mayo, Türkiye’de ise Galatasaray Meydanı ile sonuçlanmıştır. Plaza de Mayo (Mayıs Meydanı), adından da anlaşılacağı üzere Arjantin’in İspanya Krallığı’na karşı bağımsızlığını kazandığı Mayıs Devrimi’nin (1810) meydanıdır. Peron’un ordu tarafından salıverilmesini talep eden halk, isyanını yine buradan dile getirmiştir (1945). Toplumsal hafızadaki yeri ve tarihi önemiyle, dahası, Buenos Aires’in ve dolayısıyla ülkenin agorası olması –burada karşılaştırma olarak akla Taksim Meydanı geliyor– hasebiyle Plaza de Mayo zaten tartışılmaz bir kentsel kamusal alan iken Galatasaray Meydanı, meydan olarak pek tanımlayamayacağımız bir kentsel mekân olup Cumartesi Anneleri’nin eylemlerine kadar, yukarıda da açıldığı üzere, kentin kolektif hafızasında bir yere sahip değildir. Anneler tarafından seçilmesinin nedeni, Taksim Meydan ile Tünel arasında binlerce kişinin aktığı bir arter olan İstiklal Caddesi üzerindeki konumundan dolayı Annelere istedikleri görünürlüğü ve kitlelere erişimi kolaylıkla sağlayabilmesindedir. Plaza de Mayo Anneleri, tarihi önemi ve kentin kolektif hafızasında yeri olan bir kentsel kamusal alanı direnişin, karşı çıkışın mekânına dönüştürürlerken, Cumartesi Anneleri, Galatasaray Lisesi önündeki bu küçük meydanı, adalet talepleriyle yeniden tanzim etmiş ve çok çeşitli hak ve özgürlük talebinin yankılandığı, kendilerinden ilham alan değişik grupların da kullandığı bir karşı-mekâna dönüştürüp kente bir kamusal alan kazandırmışlardır. Bunun yanısıra, toplumsal hafızaya yeni bir kayıt atan Mayıs Anneleri’nden farklı olarak o zamana dek toplumsal hafızada yer tutmayan Meydan’ı kentin kolektif hafızasına nakşetmişlerdir.

Askerileştirmek ya da AVM’lileştirmek

1995’ten bu yana her cumartesi saat 12:00’de Galatasaray Lisesi önünde gerçekleştirilen oturma eylemleri, polis şiddeti ve baskılar nedeniyle 1999-2009 yıllarında ara verilmiş olsa da 2009’dan itibaren kesintisiz devam etmiştir; ta ki sosyal medya üzerinden #BeniBulAnne etiketiyle çağrısı yapılan 700’üncü haftaya dek. İçişleri Bakanı’nın talimatıyla eyleme izin vermeyen polis, Cumartesi Anneleri’ne, yakınlarına, basın mensuplarına ve destek vermeye gelen hak savunucularına biber gazı ve plastik mermiyle saldırmış, yaşlı genç demeden darp etmiş, bazılarını da gözaltına almıştır. 27 Mayıs 1995’ten itibaren, on senelik ara dışında, 699 cumartesi eylemciler tarafından temellük edilerek demokratik taleplerin seslendirildiği bu küçük alan, 700. haftadan itibaren güvenlik güçleri tarafından ele geçirilmiştir. Anneler ve/veya farklı hak savunucularını görmeye alıştığımız Meydan bugün barikatlarla kapatılmış, tomalı akrepli, ful-teçhizatlı çevik kuvvet tarafından ablukaya alınarak askerileştirilmiştir.

Mesele sadece Cumartesi Anneleri’nin Meydan’dan sürülmeleri değil, onların senelerce temellük ederek kurdukları kamusal alanın askerileştirilmesi ve Meydan’a el konulmasıdır.

Stavros Stavrides’ten tanımı ödünç alarak, dünya “işgal edilen meydanlar ve hareket halinde toplumlar” dönemini yaşıyor diyebiliriz.[2] Neoliberalizmin yaşamlarımızı ve yaşam alanlarımızı sömürgeleştirmesine isyanların nereden, ne zaman patlayacakları belirsiz. Fransa’yı sallayan Sarı Yelekler eylemi gidişata son örnek. Bu çerçevede, halkın toplanabileceği kentsel kamusal alanlar ve meydanlar agorafobik iktidarların korkulu rüyası oluyor. Meydanları yok ederek kitleleri yok etmek elverişli bir uygulama. Bunun bir yolu baskı ve şiddet ise, sinsi yöntemi kentsel kamusal alanları özelleştirerek ele geçirmek ya da her çeşit tüketim, tüketicilik işleviyle ehlileştirmek. Bu bağlamda AVMleştirme de kullanışlı bir araç. Jay Walljasper’ın esprili bir şekilde dile getirdiği üzere “Hüsnü Mübarek, Tahrir Meydanı’na bir alışveriş merkezi inşa etmediğine esef etmiştir!”[3]Harvey de, halkların kendilerini siyasi olarak ifade edebileceği kentsel kamusal alanların özelleştirilip çitlenmesiyle artık politik diyaloglar yürütmenin izne tabi olduğunun altını çizmekte.[4] Gezi’ye konuşlandırılacak Topçu Kışlası replikası AVM kentsel kamusal alanı tüketim ve tüketicilik değerleri üzerinden dönüştürüp ehlileştirecekti (ve iktidarın ideolojisini de sembolik olarak tahkim edecekti); olmadı. AVM gelmedi ama, Harbiye’den Taksim’e çıkış üzerine her çeşit etkinlik bahanesiyle kurulan onlarca stand ile AVMcikler geldi. Taksim Meydanı’na konuşlanan cami ise siyasetin meydanını, kentin agorasını, kendi avlusu (arka bahçesi) yaparak ele geçirecek. Bir cami avlusundaki kelam ile kentsel kamusal alandan zikredilen kelamın farkını anlatmak gereksiz. Taksim Meydanı ve çevresi böylece kitleleri engelleyecek şekilde yeni baştan dizayn edilmekte.

Taksim Meydanı’na çıkmak ve İstiklal boyu yürüyüşler uzun zamandır yasaklı olsa da Galatasaray Meydanı, en azından, yaptırılmayan yürüyüşlere karşı oturma eylemlerinin ve basın açıklamalarının gerçekleştirilebildiği son kaleydi. Taksim’e çıkmak her çeşit dolaylı ya da dolaysız yöntemle, çitlemeyle, gaspla, zor ve şiddet kullanımıyla imkânsızlaştırıldıkça kentsel muhalefetin toplaşma ve kamusallaşma alanı olarak Meydan öne çıktı ve iktidarın gözüne battı. Demokrasinin her yerden kısılan sesine Meydan da eklendi. Dolayısıyla mesele sadece Cumartesi Anneleri’nin Meydan’dan sürülmeleri değil, onların senelerce temellük ederek kurdukları kamusal alanın askerileştirilmesi ve Meydan’a el konulmasıdır. Otokrasi, İslami soslu neoliberal ideolojisi doğrultusunda kendi kentsel kamusal alanlarını yaratıp demokratik muhalefetin alanlarını çitleyerek, zor kullanarak gasp ederken, mesele, Kent Hakkı’nı şimdi nere/lerden inşa edebileceğimizdir. Lefebvre’i tekrarlarsak, mekân toplumsal bir üründür; toplumsal olarak üretilir, tıpkı Cumartesi Anneleri’nin Galatasaray’da oluşturdukları karşı-mekân gibi. Öte yandan, mekân ve toplum etkileşim içindedir; mekân da toplumsalı yaratır.[5] Dolayısıyla, kamusal alanlarını, agoralarını yitirmeye duran bir kentte, tüketici, itaatkâr, sindirilmiş, cemaatçi bir toplumsallaşmanın karşısında demokratik kent toplumunu yeniden nasıl ve hangi karşı-mekânlardan inşa edeceğimiz de meselenin diğer yüzüdür.

 

[1] Ayten Dirier, “Tevfik Fikret’in Dramı”, Milliyet Blog, 15 Temmuz 2009
[2] Stavros Stavrides, Müşterek Mekân, Sel Yayıncılık, 2016
[3] Jay Walljaper, “People Power and Public Spaces”, 22 Şubat 2011
[5] Henri Lefebvre, Mekânın Üretimi, Sel Yayıncılık, 2014.


About the Author



Comments are closed.

Back to Top ↑