Haber

Published on Nisan 15th, 2019 | by Kuzey Ormanları Savunması

Çal Dağı’nın yaşam çığlığı

(Özer Akdemir / Evrensel – 7 Nisan 2019)

Burada orman vardı bir zamanlar. Binlerce ağaç omuz omuza halay çekerdi. Öyle kardeşçe, sımsıkı iç içe geçerdi ki ağaçlar bazı yerlerde aralarına güneş bile giremezdi.

Şimdi bir çöl kadar ıssız, bozkır kadar kimsesiz… Sessiz, küskün, kederli!..

Tek bir ağaç bırakmadan kestiler bu ormanı. Günlerce bıçkı sesinden uyuyamadı Çal Dağı’nın kurdu, kuşu. Çobanlar sürülerini öte yamaçlara sürdüler hep. Duymamak için, görmemek için bu katliamı.

Kurtlar, kuşlar tepelere vurdular kendilerini. Sarp kayalardan, uçurumların kıyısından kederli gözlerle izlediler olan biteni.

Daha bir kuytulara sığındı yaban domuzları. Sadece kendilerinin bildiği keçi yollarından dağın yüreğindeki büklere doğru kaçıştılar. Elektrikli testere sesleri sanki arkalarından geliyordu.

Yarasalar loş mağaralarının en ışık girmez, ses geçirmez dehlizlerine sığındılar. Korku ile titreşen yavrularına sokuldular.

Bu dağ dağ olalı böyle bir zulüm, bu dağın börtü böceği böyle sinsice gelen bir ölüm görmedi bin yıllardır.

Her yıl yaz – güz, geceleri kasabadan bir meşale gibi görünen yangınlar bile bu kadar zarar vermedi Çal Dağı’na.

Kasabayı işgal eden düşman askerlerinin kaçıp dağa sığınanları bulmak için ormanı ateşe verdiklerinde bile bu kadar canı yanmadı bu yöre insanının. Evlerini yaktıklarında bile bu kadar ağlamadılar belki de.

Hiç bu kadar pervasız dolaşmadı rüzgar dağın eteklerinde. Hiç bu kadar “Burada benim hükmüm geçer” diye kasım kasım kasılmadı!

Ormanın ağacı, fidanı hırçın rüzgarın başını döndürürdü hep. Onunla bir sevgiliyle konuşur gibi fısıl fısıl konuşur, sarıp sarmalar, koynuna alırdı. Bir pamuk gibi yumuşatırdı bu ilgi poyrazı.

Poyraz, ormandan çıktığında okşayışlardan, binbir çiçeğin, taze fidanın, yaban kekiğinin kokusundan, çiğ düşmüş yaprakların ıslak dokunuşlarından sarhoş, neşeli şarkılar söyleyerek salınırdı kasabanın sokaklarında.

Ya şimdi!..

Bir savaş yeri gibi darmadağın bugün Çal Dağı. Yakılmış, yıkılmış, yağmalanmış…

 *

Bilirkişi incelemesi sürerken, adeta toprağa karışmış, erimiş bir ağaç kökünün yanında durdu orman mühendisi. Az ötedeki çevre mühendisi bilirkişiyi el edip yanına çağırdı.

“Hocam bu ağacın kökündeki kuruma normal değil” dedi, ayağının dibindeki ağacın kökünü göstererek.

Gösterilen yere dikkatle baktı genç adam. Toprağın renginden daha koyu yuvarlak bir şekli almıştı ağacın kökü. Kökten kalan iz, bir mumun eriyip etrafına yayılması gibi dağılmış, bulunduğu yeri çukurlaştırmıştı.

“Nasıl olmuş sizce böyle” diye sordu çevre mühendisi.

Yanıt vermeden önce çömeldi, kökün kalıntısından bir parça alıp elindeki plastik poşete koydu ormancı bilirkişi. “Sanırım kimyasal dökülmüş köküne. Bakın orada da var. Şu ağacın kökü de aynı şekilde. Çok yazık! Bu bir vahşet!” dedi.

İki bilirkişinin ağaçların köküne kimyasal dökülüp kurtulduğunu konuştukları Çal Dağı, dünyanın en verimli tarım ovalarından birisi olan Gediz Havzası’nın tam ortasında. Dağın eteklerinde kurulacak tesislerde nikel madeni işletilmek isteniyor. Yüz binlerce ton sülfürik asit kullanacaklar maden işletmeye geçerse. Kestiklerinin, kuruttuklarının yanı sıra iki milyondan fazla ağaç kesecekler.

Fidan fidan büyüyen bir orman artık yok! Çal Dağı fidanı kurumuş, kökü kurutulmuş, bir meydan savaşı yorgunu gibi olsa da hâlâ milyonlarca ağacın yurdu olmaya devam ediyor.

Her şeye rağmen baharı çiçeklerle karşılamış toprak. Tüm acısını içine gömüp yeniden yaşama tutunmuş, çığlık çığlığa Çal Dağı.

Ağacı kesilip, fidanı kurutulsa da yaşam tohumunu hep bağrında saklıyor doğa. Son sözünü söyleyeceği saate kuruyor zamanı.


About the Author



Comments are closed.

Back to Top ↑