Haber

Published on Haziran 14th, 2019 | by Kuzey Ormanları Savunması

‘‘Kent Suçu’’ mu ‘‘Kentkırım Proje’’ mi?

(Cihan Uzunçarşılı Baysal – Yeşil Sol Gündem, Sayı 20)

İnşaat ve emlak rantı üzerinden yükselen birikim ekonomisine göbekten bağlı AKP, iktidara gelişinden bu yana, devlet güdümlü kentsel dönüşüm projeleri vasıtasıyla sermayeye yeni talan ve gasp alanları açarak kentsel mekanı ve kentsel yaşamı metalaştırmakta. Kentsel rantı arttıran ve kenti sermayeye cazip kılan tepeden inme projeler ve altyapı çalışmaları, kentin siluetini ve kentsel peyzajı radikal biçimde dönüştürürken, alt, alt-orta gelir gruplarıyla emekçi  sınıflarını, evsizleri, sokak hayvanlarını; ve kuşu, börtü böceği, yabanılı, ağacı, su havzası, sahili ile kentsel çevreyi, kısaca, piyasada var olamayan ya da tüketemeyenler ile sermayenin ekonomik getiriye tahvil edemediği tüm varlıkları ya kentten kovmakta, katletmekte ya da birer birikim aracına dönüştürerek yok etmekte. Kentler giderek yaşam alanı olmaktan çıkarak inşaat emlak ve finans sermayesinin oyun alanı olmakta. Gündelik yaşantımız, kentle ve birbirimizle ilişkilerimiz, anılarımız, kolektif hafızamız ve kente dair birikimlerimiz ile biriktirdiklerimiz, tepeden inme projelerle darmadağın edilirken, kentimize, mahallemize yabancılaşmaktayız. Süreç, dünya üzerindeki örneklerde olduğu üzere, kentin, kentsel olanın çözülmesi (deurbanization) olarak okunabilir.

Uzun bir süredir dikkat çekilen ve özellikle yerel yönetim seçimlerinde tekrar gündeme düşürülen bu gidişat, Kent Suçları adı altında kavramsallaştırıldı. Kavram o kadar tuttu ki, meslek odalarından kent ve ekoloji örgütlerine, geniş bir yelpazede sıklıkla kullanılır oldu. Çılgın projelerden, tarih kültür varlıkları yıkımına, meydanların betonlaştırılmasından sahil dolgularına, parkların, koruların talanına, konuyla ilgili hemen her olgu kent suçu torbasına atılmaya başlandı. Bu yazı ise kavramın  elverişliliğini sorgulamak ve sorunu daha iyi tanımlayacak ve tercüme edecek kavram/ların üretilmesini sağlayacak bir tartışmayı başlatmak üzere kaleme alındı.

Suç Nedir? Suçlu Kim/ler?

Öncelikle, kelimenin gidişatı açıklamada yetersiz kaldığını; hatta aşağıda bazı örnekler üzerinden açılacağı üzere, kimi zaman yanlış yer/lere işaret ettiğini iddia edeceğiz. Suç kelimesi, Türk Dil Kurumu’na göre, şöyle tanımlanıyor: 1) Törelere, ahlak kurallarına aykırı davranış 2) Yasalara aykırı davranış, cürüm. İçinde bulundukları zamana ve mekana göre değişkenlik gösteren töre ve ahlak kurallarından evrensel bir suç tanımı çıkartmak mümkün müdür?  Örneğin, kentsel kamusal alanları kadınlara kapatan bir töre/ahlak kuralı bugün hala geçerli olabilir mi? Geçerli olduğu yerler olsa bile, evrensel insan hakları normları bağlamında, böyle bir kuralın çiğnenmesini suç sayabilir miyiz? LGBTI+ bireyler ile kamusallığı da aynı çerçeveden tartışabiliriz. Kenti kent yapan en önemli nitelik çoğulculuk ise birilerinin ahlak kurallarının, ‘öteki’ olana görünürlük ve yaşam hakkı tanımadığı bir mekana  kent denebilir mi? Bu suçu çiğnemek, kente itibarını iade etmek değil midir? Yasalara gelirsek, tarih boyunca egemen sınıflar ve güçlüler tarafından yapıldıkları göz önüne alındığında, her yasal olanın meşru sayılmayacağını söylemeye gerek yok. Örneğin, enformel bir konut alanı olan Ankara Dikmen Vadisi halkının kentsel mekanı temellük ederek gereksinimleri doğrultusunda kolektif olarak inşa ettikleri tesisler, yasalara göre kaçaktır: ‘‘Bir çocuk parkı, bir futbol sahası, bir halk okulu yeri, bir toplantı salonu, bir kolektif tarım bahçesi ve kümes yapmış idik. Hepsi de (Melih Gökçek’in sözleriyle) ‘kaçak’ yani ‘imar mevzuatına aykırı’ olup, hatta çocuk parkımız hakkında bir yıkım kararı da mevcuttur’’ (1).  Öte yandan, tam da burada, sakinlerin kendi yaşam alanları üzerinde temellük ve tasarruf hakkı olarak kent hakkı, Gökçek’in yasalar doğrultusundaki yıkım kararını gayri meşruya düşürmektedir.

Suç kelimesinin kaypaklığı, gecekondu mahallelerinden baktığımızda çok daha belirginleşmektedir. Şöyle ki, ekonomik büyüme ve gelişmesini kentsel mekânların yeniden üretiminden sağlayan bir sistemde, yeni rant alanlarının üretimi çoğunlukla alt gelir gruplarının yaşadıkları yerleşik mahallelerin yıkımları ve buralara yönelik plan değişiklikleriyle gerçekleştirildiğinden, bu nüfusların konut haklarının ihlalleri kent suçları kapsamında sayılmalıdır. Ancak, rant amaçlı imar planları değişikliklerini kent suçu görenlerin önemli bir kısmı, bu rantın enformel mahalleler üzerinden elde edildiğini göz ardı edip, gecekonduları da kent suçları kapsamına aldığında, rant uğruna yaşam alanlarından zorla tahliye edilen/edilecek mağdurların fail ilan edilmeleri gibi tuhaf bir durumla karşılaşmaktayız. Burada sıklıkla başvurulan ‘‘çarpık kentleşme’’ tanımı da, her nedense, yeşil alanlara, kamusal kentsel mekanlara hatta afet toplanma alanlarına çöreklenen, gökyüzünü bile çitleyerek temiz hava hakkımıza el atan bilcümle çarpık çurpuk gökdelene değil enformel konut alanlarına işaret etmektedir. Önemli ve değerli bir kentsel kamusal alana, hepimizin hakkı olan bir kentsel mekana el koyan, yetmedi, ayrıcalıklı imar planları vasıtasıyla imar hakkına imar hakkı katarak haksız kazanç elde eden Zorlu’nun AVM’sindeki etkinliklere icabet eden ‘sanatseverlere’ çarpık kentleşmenin nerede olduğunu sorsak, eminiz ki içinde bulundukları mekanı değil az ileride vadideki gecekonduları ya da ötedeki Armutlu’yu göstereceklerdir! Tapusuz olmak suç mudur? Enformel yapılaşmanın sorumluluğunu sosyal konut ve konut hakkı yükümlülüklerini yerine getirmeyen yerel ve merkezi yönetimlerde aramak yerine gecekonduluların omuzlarına yıkmak rant uğruna mahalle yıkımlarını meşrulaştırmak değilse nedir?

Devam edelim; ortada bir suç tanımı olduğuna göre illiyet bağı kurarak en az bir fail ile bir mağduru tanımlayabilmemiz gerekiyor. Suç kente karşı işlendiğinden, hakları ihlal edilen ve mağdur olan varlık kenttir diyebiliriz. Kent suçları dendiğinde, yapılı çevre, fiziki mekânlar, kamusal alanlar, kamu binaları, kültür ve tarih varlıkları, sit alanları, yeşil alanlar, doğal zenginlikler, çevre, estetik, planlama, altyapı hizmetleri vb. ihlalleri akla gelir. Peki, kentin kullanıcıları, kentliler, suçun hangi tarafında yer alırlar? Bu listede sayılanların yanına kentlileri de bir başka kalem olarak eklemeli miyiz yani kent suçları kentlilere karşı da işlendiğinden kentliler her zaman mağdur tarafta mıdır? Öyleyse, yukarıdan aşağıya dikte edilen rantsal dönüşümün aşağıdan yukarıya mutabakat bulduğu örneklere ne diyeceğiz? Bugünün mağdurları Fikirtepelilerin bir zamanlar piyango çıktı diye kentsel ranta hücumunu; ya da afet dönüşümü bahanesiyle Kadıköy gibi orta-üst gelir grupları bölgesinde, başta Bağdat Caddesi olmak üzere, bahçeli konutların beton yükseltilere dönüştürülüşündeki açgözlülüğü nasıl açıklayacağız? Kentlinin hem fail hem de mağdur olabildiği bir düzlemde suç kelimesinin muğlaklığı ve yetersizliği ortaya çıkmaktadır.

Kentkırım

Nitekim kent suçları kavramıyla uluslararası bir literatür taraması yaptığımızda, karşımıza gasp, adam kaçırma, narkotik gibi adli ve polisiye olaylar çıkmakta; bizde kullanıldığı anlamıyla kent suçları ya da kente karşı işlenen suçların karşılığı olarak kent/kentli hakkı ihlalleri geçmektedir. Bunun yanı sıra, insanlık suçu olarak adlandırılan soykırımdan esinlenerek ekoloji bağlamında kullanılan ekokırım gibi kente yönelik olarak kentkırım (urbicide) terimini görüyoruz. Kentkırım, isminden de anlaşılacağı üzere, bir kentin bilerek yakılıp yıkılıp yok edilmesi ya da katledilmesidir. Kartaca’dan Mostar’a, Nagasaki’den Halep’e, Filistin Jenin’e örnekleri çok. Terim, zenci mahallelerini ortadan kaldırarak beyazlara yer açan 60’lar Amerika’sının ırkçı kent planlamasına karşı da kullanılmıştır. Katrina fırtınasının New Orleans’ın alt gelir gruplarından yoksul zenci mahallelerini yok etmesi ve bunu fırsat bilen sermayenin bu alanları ele geçirmesi benzer şekilde kentkırım olarak tanımlanmıştır (2). Sermayenin birikim aracına dönüşen kentlerde, kentleşme ile sömürgeleştirme arasındaki ilişki belirgindir; bu düzlemdeki sömürge güçleri ise elbette küresel sermayedir. Yoksul ve emekçi mahallerine zorla tahliyeler ve yıkımlarla savaş açılarak el konulmakta, buralar üst gelir gruplarına yönelik lüks projelerce istila edilmektedir. Demek ki kentkırım yıkmak kadar inşaat da olmaktadır! Beyaz adam medeniyeti, durmaksızın yeni talan ve rant alanlarına yönelirken, kentin tüketemeyenleri, ötekileri, her seferinde biraz daha çeperlere püskürtülmektedir. Sosyolog Saskia Sassen’ın dikkat çektiği üzere sınırlar artık kentlerin içinden çizilmektedir. Kenti kent yapan binaları değil de orada yaşayan nüfusları ise insanlık suçu olan tehcire başvurarak kent nüfuslarını zorla tahliyelerle yerlerinden eden ve dolayısıyla kenti de yok etmeye duran bu projeler kentkırım tanımını hak etmektedir.

Kentkırım, en aşırı derecesinde, siyasi şiddet, soykırım ve etnik temizliği içerir; kentin sadece binalarını değil kentin kimliğiyle ilgili her şeyi silip yok eder (3). Kentsel dönüşüm projelerinin çoğunu incelediğimizde şiddet dereceleri farklı olsa da benzer ihlallerle karşılaşmaktayız. Nüfusları her türlü baskı ve zorbalıkla ve de dozer yasalar eliyle yerlerinden edilerek ‘‘temizlenen’’, özgün mimarileri yok edilen, sokak dokularına kadar dozerlenen, başta Sulukule, Ayvansaray Tokludede, Diyarbakır Sur için kentkırım demeyeceksek ne diyeceğiz?  Mahallelerinde onlarca yıl ikamet etmişlerin dahi yön duygularını kaybederek alzheimerlı bireyler misali ne neredeydi diye dolandığı, yıkılan evlerinin yerlerini bulamadığı bir insanlık suçundan bahsediyoruz.

Bir Kentkırım Örneği Olarak 3.Havalimanı Projesi

İstanbul Çevre Planı’na (2009) göre kentin ormanlık alanlarını ve su havzalarını kapsadığından kentin sürdürülebilirliği için el değdirilmemesi, çivi çakılmaması gereken Kuzey Ormanları’na ait %9’u yapay ve doğal göllerden %82’si ormanlık alandan oluşan 7650 hektar bir arazinin, günün sonunda %91’i beton ve asfalta dönüştürülüşüne-üstelik ilkim krizi çağında-ne ad vermeliyiz? Yaşamın kaynağı suyu, dereleri betonlayıp, gölleri ve göletleri doldurarak kurutan, kentin temiz hava kaynağı, akciğerleri, orman ekosistemini yok eden, tarım alanları ve meralarını dümdüz eden, yabanılın, göçmen kuşun börtü böceğin habitatlarını tarumar ederek bu canların yaşam haklarına tecavüz eden, acele kamulaştırmalarla çevre toplulukları yerlerinden eden, onlarca emekçi cinayetinden sorumlu 3.Havalimanı projesini kent suçu ilan etmek yeterli midir? Ana akımın köşebaşlarından birisi, kenti çukura çevirecek bu projeyi salt ekonomik getirisiyle (ki bu da tamamen yanlış çünkü verilen yolcu garantileri düşünüldüğünde ekonomiye getiriden çok yük var) değerlendirip ‘‘Devlet bir çukurdan 35.2 milyar Euro alacak dünya ‘Vay be’ diyecek’’ (4) manşetini attığında; ya da, bir diğeri televizyondan proje yüklenicilerinin ‘‘…inşaat sırasında çevre için ne yaptıklarını’’ (5) anlatıp, yok edilen ekosistemlere hiç değinmeden ‘‘…bir kuş bir kaplumbağa, bir çiçek, bir ağaç bile kurtarmanın..’’ masalına sarıldığında (6); bunlar ve  benzeri aklama çabalarında, karşılarına kent suçu diyerek çıkmamız, en başta ekokırım, her alanda katliam müsebbibi 3.Havalimanı projesini tanımlamak için yeterli midir? Argümanlarımızla altını dolduracağımız kent suçu terimi burada yeterince güçlü müdür?


Son Söz

Yukarıda da altını çizdiğimiz üzere, suç tanımı, zamana ve mekana göre değişkendir. Kimi bağlamlarda suçlar telafi edilebilir hatta affedilebilir. Yukarıdaki ikinci örnekte olduğu üzere, amaç, telafi örnekleriyle suçu affettirmektir. Oysa insanlık suçları sayılan, başta soykırım olmak üzere kırımlar zaman ve mekana bağlı kalmadan tüm zamanlara aittir, evrenseldir; dolayısıyla, kenti çözerek kent olmaktan çıkartan ve kente kıyan, kentin tüm canlı varlıklarının yaşam haklarını ellerinden alan, tarih, kültür varlıklarını, doğal kaynaklarını yok eden  tüm bu tür projeleri kent suçu yerine kentkırım projesi olarak tanımlamak gereklidir. Böyle bir tanım, telafi mekanizmalarına ve aklama çabalarına baş vuranları boşa çıkartacak, kamuoyunun dikkatini çekecek ve en önemlisi kentsel muhalefetin elini güçlendirecektir.

(1) Tuğba Kaya, ‘‘ Yıkıma Karşı Dayanışma’’, www.dikmenvadisi.org (son erişim 2012).

(2) Charlie Lawrence Jones, ‘‘Urbicide:the killing of a city is an attack on human condition’’, Citymetric: Jan 23, 2018.

(3) age.

(4) Vahap Munyar, ‘‘Devlet bir çukurdan 35.2 milyar Euro alacak dünya ‘Vay be’ diyecek’’, Hürriyet: 12.03.2018, http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/vahap-munyar/devlet-bir-cukurdan-35-2-milyar-euro-alacak-dunya-vay-be-diyecek-40768686 .

(5) https://twitter.com/guvenislamoglu/status/1124555452036124672?s=19

(6) https://twitter.com/guvenislamoglu/status/1124559339929337856?s=09


About the Author



Comments are closed.

Back to Top ↑