(Adalet Çavdar / K24 – 12 Eylül 2019)

Kuzey Ormanları Savunması (KOS) Gezi Direnişi’nin ardından devletin doğa ve kent üzerine sürdürdüğü talana karşı yükselen seslerin bir araya gelmesiyle kuruldu. KOS, Türkiye’nin her yerinde ekolojik alanların sürdürülebilmesi için çalışıyor. Canlı olan her şeyin yaşam hakkını savunuyorlar.

Küresel ısınmayı her hâliyle hissettiğimiz, çocukların ellerinde pankartlarla “geleceğimizi bizden almayın” taleplerini gördüğümüz, lakin yine de devlet tabanında gerçek bir çabayı asla göremediğimiz doğal yaşamın sadece bizim için değil, dünya için ne kadar önemli olduğunu görmezden gelmememizi sağlıyor KOS. Bugüne kadar yaptıkları kampanyalar ve aldıkları geri dönüşler düşünüldüğünde, çabalarının gerçekten işe yaradığı görülüyor.

Kurdukları örgütlenme biçimi içerisinde bir lider, öncü ya da başkan yok. Herkes eşit bir şekilde çalışıyor. Özyönetimci bir anlayışı savunuyorlar, hiyerarşiyi reddediyorlar ve dönüşümlü görev dağılımı yapıyorlar. O yüzden aşağıda okuyacağınız söyleşide kişi isimleri yer almıyor, KOS adına oluşturulan ortak bir dil ile sorular cevaplanıyor.

Kuzey Ormanları nasıl bir ihtiyaçtan doğdu, kimler yan yana geldi? Amacı neydi?

Kuzey Ormanları Savunması, sermayenin doğa ve kent talanına karşı Gezi ruhunu ekoloji mücadelesinde sürdürmek isteyen yaşam savunucuları tarafından 2013 Temmuz ayında kurulmuş bir hareket. Kapitalist sistemin “yaratıcı yıkımı”na karşı kendi bölgesinde yaşam alanlarını korumak için mücadele edenleri bir araya getirmeye ve yaşam savunucularının aralarında bilgi ve deneyim aktarımını sağlamaya çalışan bir yapı.

Gezi direnişi akabinde İstanbul’un dört bir yanında göze çarpan “mega projeler”, bu topraklarda yaşayan tüm canlıların yaşamını ciddi derecede tehdit eder hâle gelmişti. Bu noktada, yaşamını savunan ve doğanın yaşam verdiği bütün canlıların yaşam haklarını savunan her bir bireyle bu dayanışma altında bulunma şansına eriştik ve her geçen gün erişmeye de devam ediyoruz.

Nasıl bir örgütlenme biçiminiz ve ağınız var? Kimler, nasıl dahil oluyor bu platforma?

KOS, doğanın bir parçası olan bölge halkının insanca yaşama haklarını birlikte savunmak için benzer amaçlar doğrultusunda düşünen, örgütlenen ve hareket eden her kişi, topluluk ve kurumla dayanışmacı ilişkiler kuruyor; yan yana gelerek ortak bir mücadeleyi büyütmeye çalışıyor. KOS her türlü ekonomik, siyasî ve ideolojik örgütten bağımsız; özyönetimci, anti-hiyerarşik ve demokratik bir yapı. Kararlarını, herkesin katılımına açık olan ve katılan herkesin eşit söz ve karar hakkına sahip olduğu haftalık açık forumlarda alıyor.

Diğer çevre örgütlenmeleriyle aranızdaki temel fark nedir? Onlarla ilişkileriniz nasıl?

Böyle bir ayrım yapmayalım. Ancak bizim bir söylemimiz var: Kuzey Ormanları Savunması, Kuzey Ormanları’ndan ve yaşam alanlarından bir karış toprağa dahi zarar gelmesine, bunların ekosisteme zarar verecek şekilde kullanılmasına karşı olan insanların oluşturduğu topluluktur. KOS umudun olduğu yerdir. KOS çalışmaktır, dayanışmadır. Senin gibi insanların olduğunu gördüğün yerdir, örgütlenmedir. Bulunduğun konuma ve statüye bakmadan, şehirliyle veya köylüyle konuşmak, onu anlamaya çalışmaktır. Gönüllü olarak yapabileceğin sorumluluğu almaktır, aldığın sorumluluğu başarmaktır, almak istemediğin sorumluluğun altına girmemektir. Sorumluluğu yerine getiremeyeceğini düşündüğün ve herhangi bir sorumluluğun altına girmek istemediğin anda hiç kimsenin seni zorlamaya cesaret edemeyeceği yerdir.

Bu söylem doğrultusunda çalışma ilkelerimizi, konulara bakış açımızı ortaya koyduğumuzu düşünebiliriz. Buradan hareketle, bakış açımıza uygun, bizi bir araya getiren ilkeler ve çalışma alanlarımıza ters düşmeyecek her türlü örgütle dayanışmaya ve ortaklaşmaya hazırız. Çalışma alanlarımızın dışında kalan konularda da genel olarak arkadaşlarımız bireysel desteklerini sunuyorlar. Geçmişten bugüne bakarsak; Gezi direnişinin, forumların içinde kurulan KOS’un, herkese açık ve Gezi’den gelen hiyerarşisiz, merkezsiz, yatay örgütlenme modeli; benzer nitelikte başka birçok hareket ve yapı ile iletişim kurabilmesine imkân verdi.

KOS, gerek İstanbul içerisinde Albatros’tan Maçka Parkı’na kadar, gerekse de İstanbul dışında Alakır’dan Artvin’e kadar, ekoloji odaklı, yaşam savunusu temelli, farklı farklı mücadeleler yürüten birçok yerel hareket ve yapı ile sürekli karşılıklı dayanışma içerisinde oldu. Bu sayede, Kuzey Ormanları’ndaki mücadele diğer mücadelelere eklemlenebildi. Marmara’dan Ege’ye, Cerattepe’ye kadar değişik ortaklıklar inşa edilebildi. Mücadele ve direnişlerin birbirlerine değmeleri sağlanabildi ve bugün ülke çapındaki ekoloji mücadelelerinin dayanışmasını, birlikte mücadele vermesini amaçlayan Ekoloji Birliği’ne giden yola da katkı verildi.

Bugüne kadar içerisinde yer aldığınız ya da başlattığınız kampanyalar neler oldu? Bu kampanyaların kazanımları nelerdir?

Az önce de belirttiğimiz gibi, ülke çapında doğa ve yaşamın savunulduğu pek çok çalışmaya ve mücadeleye destek verdik. Hukukun dahi askıya alındığı, tepkileri önlemek için tüm bir şehirde aylarca protestoların yasaklandığı bir rejimde, kazanım elde etmek kolay değil ama ekoloji mücadelesinin kazanımları oluyor.

İstanbul ve Marmara özelindeyse, başta 3. Havalimanı, 3. Köprü, Kanal İstanbul ve Kuzey Marmara Otoyolu gibi “mega projeler” olmak üzere; Kuzey Ormanları ekosistemini tehdit eden tüm rant projelerine karşı çalışmalar yürüttük, hâlen de yürütüyoruz. Bu projeler arasında termik santraller, HES’ler, Kent Ormanları, İstanbul’un kuzeyindeki yapılaşma girişimleri, Kuzey Marmara Otoyolu ile bağlantı yolların artırılması girişimleri, Trakya genelinde ormanlık alanların katledilmesi bahanesi olarak kullanılan RES’ler, taş ocakları, termik santraller ve yıllar içerisinde ara ara adı geçen 3. nükleer santral de mevcut. Yıllar içerisinde tüm bu mücadelelerde değişik düzeylerde ve yerlerde kazanımlarımız oldu:

Örneğin, 3. Köprü ve 3. Havalimanı’na karşı mücadele sürecimizin bir ayağı uluslararası düzeydeydi ve doğrudan bu projelere fon sağlayan kredi kurumlarını ve bankaları hedefliyordu. 3. Havalimanına karşı yazılan ve İngilizceye de çevrilen KOS Raporu sayesinde, 3. Havalimanı bölgesinde yer alacak bir proje, Hollandalı aktivistlerin de desteğiyle engellendi.

Keza, İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından Belgrad Ormanı’ndan geçirilmek istenen (aksi iddia edilse de ulaşım amacı taşıyan) tren hattına karşı bir kampanya yürüttük ve sonuçta proje iptal edildi. 

Yine uzun yıllar süren mücadeleler sonucunda Fatih Ormanı’nı yapılaşmaya açmaya yönelik olarak hazırlanan planlar iptal edildi.

Daha eski yıllarda başka örgütler ve yaşam savunucuları ile birlikte Polonezköy’ün imara açılması engellenmişti. Kaynarca’nın Güven Köyü’nde kurulmak istenilen ve Kuzey Ormanları’nın en eşsiz parçalarından biri olan Acarlar Longozu ve bölgedeki tarım havzalarını tahrip edecek olan Makine İhtisas Organize Sanayi Bölgesi’nin ÇED raporu mahkemece iptal edildi.

Kocaeli’nin Kandıra ilçesinde, İstanbul’un su ihtiyacının karşılanması için yapımı planlanan ve Akçaova ve Teksen köylerini tamamen yutacak, 16 köyü etkileyecek Sungurlu Barajı mahkemece iptal edildi.

Çerkezköy’de Pınarça köyünün yakınında meşe ormanına yapılmak istenen kömürlü termik santral projesi Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) Olumsuz Kararı verilmesiyle iptal oldu.

Tamamı Pendik’te orman alanına yapılması planlanan hayvan barınağına yönelik askıya çıkarılan imar planlarına itiraz edildi, itirazımız değerlendirilerek plan değişikliği iptal edildi.

 

Vaka bazlı kazanımların dışında, bir zamanlar Üçüncü Havalimanı inşaatının sürdüğü doğa katliamı sahasındaki orman varlığını inkâr eden, oradaki ormana “çalı çırpı” diyen devlet yetkililerinden, son yerel seçim öncesinde tüm tarafların Kuzey Ormanları’nın varlığını kabul etmesi ve adını kullanmasına gelinmesi de, geç de olsa elde edilmiş bir kazanımdır.

Şu andaki ana kampanyamız, Kuzey Ormanları’nın “Muhafaza Ormanı” ilan edilmesini ve bu sayede bölgede hâlâ ayakta olan yüz milyonlarca ağacın ve bu ormanların barındırdığı sayısız canlının korunmasını talep eden bir kampanya:

Kampanyanın temelini oluşturan “Muhafaza Ormanı” talebi, ilk olarak 23 Mart 2019’da Kuzey Ormanları Savunması, Türkiye Ormancılar Derneği ve Sarıyer Belediyesi tarafından düzenlenen “Ekosistem, İklim ve Kentsel Büyüme Perspektifinden Kuzey Ormanları” isimli bilimsel nitelikteki çalıştayda ifade edilmişti.

Kampanyanın temel talebi, Kuzey Ormanları ekosistemini oluşturan tüm ormanlık alanların 6831 Sy. Orman Kanununun 23. Maddesi ve Muhafaza Ormanlarının Ayrılması ve İdaresi Hakkında Yönetmelik’in 3. Maddesine dayanarak “Muhafaza Ormanı” ilan edilmesi ve bu sayede mutlak koruma altına alınması, her türlü rant ve yağma projesine derhal kapatılması.

Bu talebin gerçekleşmesi için de Kuzey Ormanları’nda çok büyük tahrip yaşatan ve hâlâ devam etmekte olan “Kuzey Marmara Otobanı” projesinin derhal durdurulması, geri dönülmez ekolojik yıkıma yol açan tüm mega rant projelerinin iptal edilmesi, Kanal İstanbul başta İstanbul’u kuzeye doğru büyütmeye çalışan tüm projelerden vazgeçilmesi gerekiyor.

Bunun için, orman alanlarının bu baskılara karşı korunabilmesi amacıyla, Kuzey Ormanları’nda yetkili tüm Orman Bölge Müdürlükleri sınırları içinde kalan ormanlık alanlarının Belgrad Muhafaza Ormanı statüsünün korunarak sınırları genişletilerek Kuzey Ormanları adı ile tanımlanması ve “Marmara Kuzey Ormanları Muhafaza Ormanı” statüsündeki sınırların Kuzey Ormanları olarak genişletilmesi gerekiyor.

Bu kampanyanın duyurulması için http://change.org/Kuzeyormanlari adresinde bir imza kampanyası başlatıldı. Ayrıca, kampanyanın birebir insanlara aktarılması ve günlük yaşama yayılması için çeşitli çalışmalar, aktarımlar ve etkinlikler düzenleniyor, bunlar yoğunlaşarak devam edecek.

Ayrıca KOS olarak Türkiye’de iklim krizinin farkındalığına katkı sağlayacak ve hükümetin somut önlemler almasını hedefleyen “Sıfır Gelecek” adında bir kampanyaya destek veriyoruz.

İsveç’te parlamentonun önünde her hafta eylem yapan Greta Thunberg’in öncülük ettiği eylemler Fridays for Future adıyla küresel bir hareket hâline geldi ve 20-27 Eylül tarihleri, dünyanın dört bir yanında küresel iklim grevi haftası ilan edildi.

“Sıfır Gelecek” adı altında bir araya geldiğimiz hareketler ve sivil toplum kuruluşları olarak hep birlikte uzun soluklu bir eylem ve etkinlik dizisi planlayarak iklim krizini Türkiye gündemine taşımayı ve 20 Eylül Küresel İklim Grevi Günü’ne ülke çapında ses vermeyi ve destek olmayı hedefliyoruz.

Amacımız, hükümetin bir an önce iklim krizine karşı acil ve adil planlama yapmasını ve sıfır karbon emisyonuna geçmesini sağlamak ve bunu sağlayacak kamuoyu baskısını oluşturmak. Bu amaçla fosil yakıt teşviklerinin sonlandırılması, yenilenebilir ve temiz enerjinin geliştirilmesi, ekonomide adil geçişin sağlanması ve iklim adaletinin sağlanması, ormansızlaşmanın sonlandırılması ve iklim krizi konusunda farkındalık yaratılması.

Kampanya kapsamında sosyal medya çalışmaları, iklim krizi odaklı etkinlikler ve öğrencilerin küresel grevine destek olmak için 20 Eylül’de herkesin katılımına açık büyük bir festival düzenleyeceğiz. Yetişkinlerin de grevi desteklediklerini duyurmalarını talep edeceğiz.

Siz, devletin çevreye müdahale ettiği, tehdit altındaki yerlerde yaşayan insanlarla birlikte hareket ediyorsunuz çoğunlukla. Yerel halkla nasıl iletişim kuruyorsunuz, nasıl yardımlaşıyorsunuz? Buradan edindiğiniz tecrübeden neler öğrendiniz?

Yerel halkla iletişim yereli ziyaret etmekle başlayan bir süreç. Ziyaretler öncesi gideceğimiz bölgelerde daha önceden tanıdığımız arkadaşlarımızın katkılarıyla süreci beraber yürütebileceğimiz köylülerle temasa geçmek önemli. Ziyaretlerimizin sıklığı ve yaşananları birlikte değerlendirdiğimiz toplantılar ve forumlar karşılıklı niyetlerimizin ortaya koyulmasını sağlıyor. Zaten yereldeki dostlarımızın siyasî, maddi vb. farklı amaçlarla değil de yaşam alanlarımızı korumak için onların yanında olduğumuzu fark etmeleri fazla zaman almıyor. O andan itibaren gerçekten köylerini, evlerini korumak, yereldeki hayatlarını sürdürmek isteyen dostlarımız bize her türlü desteği sağlamaya başlıyorlar.

Dolayısıyla yerel ziyaretler, bu ziyaretlerde yaşam alanlarını korumak için verdiğimiz mücadeledeki samimiyet hep beraber adım atmamızı kolaylaştırıyor. Karşılıklı güven ortamı sağlandıktan sonra yaşanan problemlere karşı adım atmak çok zor olmuyor. Ortaya konan emek ve elimizden gelenin en iyisini yapmaya çalışmak genellikle yerelde çalıştığımız konularda iyi sonuçlar almamızı sağlıyor.

 

Üçüncü Havalimanı ile ortaya çıktınız. Siz başladığınızda durum neydi? Şu an orada yapılabilecek bir şeyler hâlâ var mı?

Aslında havalimanı özelinden ziyade, Kuzey Ormanları Savunması, Gezi Direnişi ardından iyice görünür hâle gelen kent ve doğa talanına karşı yükselen mücadelenin bir parçası olarak Temmuz 2013’te ortaya çıktı.

Havalimanı projesi 3 Mayıs 2013’te ihale edildi ve Mayıs 2015’te inşaatına başlandı. Bizler bu aradaki süreçte ise olayın yakın takipçisi olarak bir rapor yayınlamaya karar verdik ve Mart 2015’te Üçüncü Havalimanı Raporu’nu paylaştık.

Raporda; havalimanının ekosisteme etkisini, uçuş güvenliği risklerini, ekonomik boyutunu, hukuka aykırılığını ve bölge halkı tarafından yürütülen hukukî süreçleri ele aldık.

O tarihlerde hazırlanmış olan ÇED raporlarında ise, projenin İstanbul’un Kuzey  Ormanları’na vereceği büyük zararlara atıflar yapılmasına rağmen proje için sonuçlar olumlu olarak gösteriliyordu.

Gerek bölgede gerekse de kamuoyunda bahsedilen yolcu talebi ihtiyacı ile ilgili olarak, 3 Mayıs 2013’te Türk Hava Yolları 2003-2010 senelerinde Yönetim Kurulu Başkanı olan Candan Karlıtekin’in şöyle bir görüşü yer aldı basında; (https://www.birgun.net/haber/yeni-havalimani-ndaki-israfi-resmi-veriler-de-onayladi-ihl-daha-az-yolcu-ve-yuk-tasiyor-257991)

“Temel iddiam şudur; gerek Atatürk Havalimanı (AHL) gerek Sabiha Gökçen’e ikişer milyar dolar maliyetle birer paralel pist yaparak 120 milyonun üzerindeki yıllık yolcu talebini karşılarsınız. Bu  yüzden yeni havalimanı yapmak gereksizdir, kaynak israfıdır.”

Projenin kısa zamanda tamamıyla bitmesi bekleniyor ve sonuç olarak 3. Havalimanı tüm bilimsel uyarılara rağmen inatla yapıldı, Kuzey Ormanları ekosistemine darbe vurdu, sayısız canlının ve çok sayıda inşaat işçisinin ölümüne neden oldu. Başta göçmen kuşlar olmak üzere, ekosisteme daha da çok zarar vermeye devam edecek. Ama iktidarın yıllardır uygulamaya geçirmeye çalıştığı İstanbul’u kuzeye doğru büyütme planları gerçekleşirse, Kuzey Ormanları ve İstanbul’un geleceği asıl o zaman büyük zarar görecektir. Bunun kesin şekilde önlenmesi için üçüncü havalimanının kapatılması gerekmektedir. Zaten basında sürekli çıkan kaza haberlerinin de gösterdiği üzere, uzmanların yaptığı uyarılar haklılığını her geçen gün daha net ortaya koymakta ve sonucunda üçüncü havalimanın o noktada hiç yapılmaması gerektiği görüşünde birleşilmektedir. Önümüzdeki süreçte daha büyük bir facia yaşanmadan da bu hatadan dönülmelidir.

Üçüncü havalimanı projesine karşı yaptığınız eylemler ve kampanyalar boyunca nelerle karşılaştınız? Hukuksal olarak süreç nasıl ilerledi? Gerek medya ile gerek muhalif siyasî partilerle nasıl iletişim kurdunuz?

Üçüncü havalimanı finansal ve fiziksel olarak büyük bir proje. Projenin büyüklüğü ve finansal katkıları nedeniyle kamuoyuna “gelişmişlik projesi” olarak sunuluyor. Oysa kaybedilen değerler çok büyük. Tarımsal alanlar, mandacılık olmak üzere hayvancılık çok büyük yara aldı. Daha önemlisi yaşam alanlarımız, takip etmesi muhtemel projelerle elimizden birer birer gidiyor. Bu mücadeleyi verirken bir kısım çevreler bizleri sözde gelişmenin karşısında insanlar olarak hedef gösterdi. Tabii böyle büyük bir proje karşısında eylemlerimiz yeterince dikkate alınmadı, zaten medyanın durumu ortada. Halkın çeşitli sebeplerle korkması çekinmesi nedeniyle destek bulmakta zorlandık ve üstüne üstlük hukuk işlemedi. Bu projelere ve ÇED’lere karşı meslek odalarının ve vatandaşların açtıkları davalar kaybedildi. Aslında hazırlanan ÇED raporunu okuduğunuz zaman bu projenin neden yapılmaması gerektiğine gayet net şekilde kanaat getiriyorsunuz. Ancak böylesine aleyhte yazılan bir rapora rağmen içeriği dikkate alınmadan proje devam etti.

Bu süreçte gerek milletvekilleriyle gerek yerel yöneticilerle temaslarımız oldu. Bizimle iletişime geçenler de oldu, yer yer destek de gördük. Yöredeki problemlerin meclis konuşmalarına taşınması için görüşmelerimiz oldu. Ancak üçüncü havalimanına kurumsal olarak karşı çıkmak, eksilerini ne kadar ayrıntılı olarak ortaya koysanız da bilinçli bir algı yönetimi ile farklı yönlere çekilebiliyor. Ülkenin kalkınmasını engellemekten tutun da romantik çevreciler söylemine kadar pek çok yanlış yönlendirmeye açık bir süreç. Daha önce belirtildiği gibi, büyük bir yatırım ve pek çok insan için ekmek kapısı. Karşılığında da hükümetin bu projede yer alanlara karşı seçimlerde oy deposu olarak gördüğü bir bakış açısı mevcut. Birbirini besleyen ancak yaşam alanlarımızı bir bir elimizden alan, dünya mirası İstanbul’u yaralayan projeler. Oysa bu alanlardaki orman varlığına ve benzersiz ekosistemlere dokunmadan, İstanbul’un büyümesini kuzeye yöneltecek bir hareket başlatmadan, şehrin birçok başka yerinde hizmet sektörü açısından eşdeğer imkânlar yaratmak mümkün olabilirdi.

Bu süreçte gerçekleri ortaya koyduğunuz zaman, zaten yandaş olarak nitelendirilen medyanın dışında kalan basın konuya oldukça ilgi gösteriyor. Yaptıklarınızın ve ortaya koyduklarınızın değer bulması da konunun gerçek taraflarını gören, analitik düşünebilen ve gerçekten halkın yanında olan basın ve emekçilerine ulaşmak da çok zor olmuyor.

Devlet neden son dönemde doğaya, doğal kaynaklara yönelik müdahalelerini arttırdı? Sizce bunun nedeni nedir? Doğa, devletin nesi olur? Devletin doğa ile kurduğu ilişkide nasıl bir dönüşüm yaşandı?

Bunun nedeni elbette ki ekonomik. Uzun yıllardır sürdürülen beton temelli kalkınma ve mega projelerin Yap-İşlet-Devret usulünce inşası üzerinden ekonomiyi çevirme yaklaşımı iflas edince, şimdi Kazdağları’ndan Munzur’a, Murat Dağı’na kadar birçok yerde büyük madencilik projeleri devreye girmeye başladı. 2004 yılında yürürlüğe giren 5177 sayılı Maden Yasası, zaten acil değiştirilmesi gereken bir yasa, şu anki hâliyle sınırsız doğa katliamı için şirketlere büyük serbesti sağlanıyor. Bu daha başlangıç. Eğer bu gidişat durdurulamazsa, maden yasası değiştirilemezse, 1102 maden sahası ihalesi açılmak üzere rafta bekliyor (*).

Değişik yerellerde doğa katliamlarına karşı direnen halkın da ifade ettiği gibi, “yerin üzeri altından zengin”. Bu zenginliği sadece söz konusu bölgenin zeytinciliği veya tarihi değerleri veya bir millî parkı gibi spesifik zenginlikler açısından görmemek lazım. 5-10 yıl gibi kısa vadede herhangi bir yeraltı zenginliğinin çıkarılmasını ekonomik fayda olarak gören siyasetçiler; o 5-10 yıldan sonra doğası katledilmiş bölgede yaşayanların ne yiyip ne içeceğini, nasıl geçineceğini, oluşan değişik sağlık sorunlarının nasıl tedavi edileceğini ve tüm bunların ekonomik maliyetini düşünmüyor veya düşünmek istemiyor. Bu düzeyde bakıldığında, buna ekonomik körlük denilebilir. Son 13 yılda sadece ormanlarda madenlere açılan alanının 99 bin 124 hektarı bulduğu (**) düşünülünce, ekonomiyi bu şekilde döndürmeye “siyasî körlük” diyebiliyoruz ve iklim krizi döneminde gördüğümüz ve daha da ağır şekilde göreceğimiz su ve gıda kıtlıkları ile birlikte ele alındığında, bu duruma siyasî körlüğün ülkeye ihanet eder hâle gelmesi sonucunu da çıkarabiliriz.

Türkiye’de en âcil olarak el atılması gereken, bir an önce gündeme getirilmesi gereken, ancak yeterince ilgi görmediğini düşündüğünüz çevre katliamları var mı? Bu konuda Türkiye çapında dayanışmayı ve birlikte hareket etme alışkanlığını artırmak için neler yapmalı?

Orman yangınları ve bunlarla mücadeledeki eksikler önemli bir konu olmakla beraber, ülke ormanlarının esas olarak tehdit altında olmasının nedeni mevcut orman alanlarının amaç dışı kullanılması. Sağlıklı orman alanlarında tesisler yapılmasının ve ormana zarar veren diğer faaliyetlerin engellenmesi lazım. Turizmi teşvik kanunun 8’inci maddesinin yeniden ele alınması lazım. Orman Kanununun 16, 17 ve 18’inci maddelerinin, maden kanununun ise tümden yeniden ele alınması lazım. Türlerin coğrafî geçiş hattı üzerinde olmasından kaynaklı çok zengin bir biyoçeşitliliğe sahip ülkemizde bu mirası çok büyük bir hızla, neyi kaybettiğimizin farkında bile olmadan harcıyoruz. Sonraki nesiller bu dönemin yetkililerini ve karar vericilerini hiç iyi anmayacaklar. Türkiye’de doğa korunamıyor. Ülke ormanlarının yarısına yakını bozuk durumda ve topraklarının büyük bir kısmı da çeşitli şiddette erozyon etkisi altında. Yeşil örtülerini (florasını) yeterince koruyamayan, erozyonun her tür ve şiddetinin görülebildiği bir ülkede sadece ağaçlandırma yapmakla övünmek yetmiyor. Türkiye’nin bitki türlerince zengin olan doğası; ormanlarıyla, meralarıyla ve bozkır alanlarıyla birlikte “harap” durumda. Bu nedenle özellikle insan eliyle yapısı bozulmuş, alanların öncelikli olarak ekolojik ve doğaya uygun bir şekilde restore edilmesi gerekiyor. (***)

Tüm bu sorunların çözülmesinin esas yolu yerellerde yaşamına ve doğasına sahip halkın örgütlenmesi ve bu örgütlerin dayanışma içerisinde çalışarak seslerini ülke çapında duyurabilmeleri, genel siyasette belirleyici olabilmeleri. Bu amaçla kurulmuş olan Ekoloji Birliği gibi, ülke çapında gücünü yerel örgütlerden alan yapıların güçlenmesi lazım. Ayrıca doğa korumanın hem siyasî alanda, hem toplum genelinde gerektiği şekilde ciddiye alınması ve bunun sürdürülebilir olması, gelecekte olası ekonomik krizlerde doğa ve canlı haklarının yine askıya alınmaması için eğitimden Anayasaya, toplumun ve sistemin her seviyesinde doğa koruma ilkelerinin ülkenin temel yapı taşlarından biri hâline getirilmesi gerekiyor.

Son olarak, hâlâ adı konmayan, farkına varılmayan veya varılsa bile net ifade edilemeyen çok büyük bir sorunumuz var: İstanbul’un büyümesinin durdurulması ve Kuzey Ormanları’na hiçbir şekilde yeni bir proje yapılmaması, bu ormanlık alanların tümüyle Muhafaza Ormanı ilan edilmesi gerekiyor. Daha şimdiden havası kirli, su kaynakları kendine yetmeyen İstanbul’un 21. yüzyılda bir geleceği olabilmesi için bu zorunlu. İstanbul’un geleceği de hâliyle ülkenin geleceği açısından oldukça önemli.

Bunun için 3. Köprü ve 3. Havalimanı üzerinden İstanbul’un kuzeye doğru büyütülmesinin önlenmesi gerekiyor. Bu temelde, İstanbul’un kuzeyindeki tüm yapılaşma girişimlerine, rant projelerine, Kuzey Marmara Otoyolu ile bağlantı yollarının artırılmasına, Kanal İstanbul projesine, Trakya genelinde ormanlık alanların katledilmesi bahanesi olarak kullanılan RES’lerden taş ocaklarına, termik santrallerden planlanan nükleer santrale kadar yaşam düşmanı tüm projelere karşı yürütülen çalışmaların devam etmesi ve hem İstanbul’un hem de ülkenin geleceğini umursayan tüm kesimlerin bu çalışmalara destek vermesi gerekiyor.

Türkiye’de çevre, muhalefetin meselesi hâline bir hayli geç geldi. Ve artık çok büyük aciliyet arz ediyor. Siyasî partiler çevre ve doğaya ilişkin meselelerin aciliyetini ve önemini yeterince okuyabiliyorlar mı? Bu konuda toplumun, tüm siyasi örgütlenmelerin önünde olduğunu düşünüyor musunuz siz de?

Siyaset nezdinde gerek iklim krizi gerek ekolojik kriz daha tam idrak edilemedi. Siyaset dünyaya daha dar bir zaman penceresinden bakıyor ve doğanın korunmaması durumunda yaşanacak felaketleri ve ekonomik maliyetleri göremiyor. Ama artık ekolojik krizin içinde olduğumuz için bu durum birçok şeye yansıyor; gıda fiyatlarından, çeşitli hastalıklara kadar. Başta hava kalitesi ve dolayısıyla yaşam kalitesi çok düştü. Toplum da doğal olarak tüm bunlara tepki gösteriyor ve siyaset de mecburen bu tepkileri dikkate alıyor. Bir de Bergama altın madenine karşı on yıllar önce verilen mücadele gibi örnek mücadeleler toplumun ortak hafızasında yer etti. Madencilik lobilerinin yaşam savunucularına yönelik iftiraları ve manipülasyonları artık pek etkili olamıyor. Ayrıca ülkenin pek çok yerinde değişik doğa katliamlarının etkileri aşikâr bir şekilde görülebilir bir durumda olduğundan, siyasetin bunları inkâr etmesi de artık pek etkili olamıyor.

İklim krizi sınır tanımıyor. Peki, mevcut küresel ulus-devlet şablonu iklim krizini algılayabilmiş durumda mı?

İklim krizini durdurmayı amaçlayan Paris İklim Anlaşması tarihte şimdiye kadarki en büyük katılımlı ortak metin ve dünyanın iklim kriziyle mücadelesindeki en somut diplomatik hamle. Anlaşma sera gazı emisyonunu 2030’a kadar 56 milyar ton düşürmeyi ve bu sayede küresel sıcaklık artışının yüzyılın sonuna kadar 2 derecenin altında tutmayı ve mümkünse 1,5 dereceyi zorlamayı hedefliyor. Anlaşmanın imzalanması itibariyle geçen üç yıllık süreçte küresel sıcaklık artışının 1.5 derecede sabitlemenin bile yeterli olmayacağını gösteren veriler gelmeye başladı. Zaman ilerledikçe her çalışma bir öncekinin iyimser nitelikte olduğunu iddia ediyor.

İklim krizinin yıkıcı etkilerini değiştirmek için verilen taahhütler yeterli bile sayılamayacak durumdayken, araştırmalar ülkelerin gerçekte Paris İklim Anlaşması’nda öngörülen hedefe bile çok uzak olduğunu ve bu kriz durumunu ciddiye almadıklarını gösteriyor. Bunun en büyük nedenlerinden biri anlaşmanın ülkeler tarafından uygulanmasına yönelik herhangi bir denetleme veya yaptırım mekanizmasının olmaması. Çoğu ülkenin fosil yakıt teşvikleri ve yatırımları devam ediyor. Mevcut emisyonlar 3°C’nin üzerinde bir küresel sıcaklık artışı değeri öngörüyor. Anlaşmanın bu hâliyle bile Haziran 2017’de anlaşmadan çekildiğini duyuran ABD’nin yanı sıra Türkiye de anlaşmayı ulusal meclisi tarafından onaylamayan son 12 ülkeden biri. Zaten sera gazları sadece arabalarda, ısı ve elektrik üretim tesislerinde ve sanayide fosil yakıtların yakılmasından kaynaklanmıyor. Aynı zamanda endüstriyel hayvancılık ve tarım ile ormansızlaştırma da ciddi sera gazı kaynakları arasında. Tüm bu konuların da ciddiyetle ele alınması gerekiyor.

İklim krizi son yıllarda daha çok gençlerin, hatta çocukların gündeminde. Eylemlere onlar öncülük ediyorlar. Yakın gelecekte çevre problemlerinin bugünden bile siyasî bir mesele olarak gündemde olacağını söyleyebilir miyiz?

Kesinlikle söyleyebiliriz. Dünyanın tüm kıtalarında benzeri görülmemiş, eşzamanlı gerçekleşen bir hareketin içerisindeyiz ve bu hareketin ana karakterleri çocuklar. Bu çocuklar, yetişkinlerin bireysel ve politik çıkarları doğrultusunda hareket etmelerinin bir sonucu olarak gözümüzün önünde gerçekleşen varoluşsal tehdidin ilk etkilerini hisseden ve hiçbir şey yapılmazsa bu etkilerin daha da kötüsüyle başetmek zorunda kalacaklarının farkında olan bir nesil. Çocuklar okullarını es geçiyorlar, parlamentolar önünde eylemler yapıyorlar ve her gün daha da kötüye giden hükümet politikalarını hedef alarak önlerinde apaçık duran gerçekliğe uygun davranmalarını istiyorlar. Bizler de bu noktada sorumluluk alan çocukları görüyoruz. Parklarda oynamaları gereken çocukları hükümet binaları önünde “geleceğimizi elimizden almayın” pankartları taşırken tanık oluyoruz.

İklim krizini yeryüzündeki tüm canlıların perspektifinden değerlendirirsek, gelecek için neler söyleyebiliriz?

Karşımızda sadece bir iklim krizi yok, bir ekoloji krizi var. Şu an dünyanın ısınmasını tamamen durdurabilseydik bile (ki bu mümkün değil, 2030 yılına kadar karbon emisyonlarını sıfıra indirme hedefine ulaşmak bile büyük bir çaba gerektiriyor), bir ekonomik sistem olarak kapitalizm üzerinden insanlığın yeryüzünde sürdürdüğü faaliyetler artık dünyadaki yaşama büyük bir baskı uygular hâle geldi. İnsanların yaşamsal ve ekonomik faaliyetlerinin yeryüzündeki ayak izi başka çoğu canlıya hayat hakkı tanımayacak ölçüde arttı:

Hazırlık çalışmaları üç yıl sürmüş olan bu seneki bir BM raporuna göre (****), artarak dünyaya yayılan insan faaliyetleri nedeniyle doğal ekosistemlerin alanlarının yarısı yok oldu. Tüm kara alanlarının dörtte üçü çiftliklere dönüştürülmüş, betonla kaplanmış, baraj suları altında kalmış veya başka bir şekilde ciddi olarak değiştirilmiş durumda. Denizlerin üçte ikisi balık çiftlikleri, denizcilik rotaları, deniz altı madenleri ve diğer projeler yüzünden değiştirilmiş durumda. Nehirlerin ve göllerin dörtte üçü de ekin yetiştirme veya hayvancılık için kullanılıyor. Tüm bu gidişat değişmezse, küresel ısınma Paris anlaşmasında hedeflenen 1.5 ilâ 2 C aralığında tutulabilse bile bir milyon canlı türü ortadan kalkacak. Bu gidişatın dünya çapında insan toplulukları üzerinde de olumsuz sonuçları oluyor ve daha büyük sonuçlar da göreceğiz.

En son 65 milyon yıl önce dünyaya çarptığı düşünülen meteorun ve sonucunda tüm canlıların %70’inin yok olmasına neden olan en son kitlesel yok oluş sonrasında benzerini bilmediğimiz bu altıncı kitlesel yokoluş, her düzeyde ve her kesimde çok büyük siyasî ve toplumsal sonuçlara neden olacak. Bu ekolojik felaketi şu anda tümüyle durdurmak artık söz konusu olmasa da BM raporunda denildiği üzere; radikal toplumsal, siyasî, ekonomik ve teknolojik değişimler gerçekleştirerek, zararın bir yerinden dönmek mümkün olabilir (****). Ancak bu değişimlerin zamanına ve biçimine dair kimsenin net bir öngörüsü yok. Kesin bildiğimiz tek şey eski dünyamızın son günlerini yaşadığımız şu günlerde, hatalardan ders alarak yeni bir dünyayı beraber inşa etmemiz gerektiği.

(*) https://halktv.com.tr/gundem/1102-maden-sahasi-ihalesi-ertelendi-401984h

(**) http://www.uhahaberajansi.com/turkiyeninMadencilik faaliyeti ise ormansızlaşmanın başlıca nedenlerinden biriormanlari-maden-kusatmasi-altinda/

(***) https://www.ormancilardernegi.org/dosyalar/files/revize_rapor7%20web.pdf

(****) https://www.theguardian.com/environment/2019/may/06/human-society-under-urgent-threat-loss-earth-natural-life-un-report