Hollywood filmlerinin gerçek olduğu günlerden geçiyoruz. İlk vakanın 1 Aralık 2019 tarihinde Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıkışından itibaren geçen dört aylık sürede COVID-19 olarak adlandırılan virüs tüm dünyaya yayıldı. 31 Mart 2020 itibarıyla 800 binden fazla insanın hastalığa yakalandığı ve 40 bine yakın insanın hayatını kaybettiği bu salgın nedeniyle tüm dünyada hayat felç oldu; insanlar evlere kapandı. Salgının ne kadar süreceği, tedavi için herhangi bir aşı ya da ilaç bulunup bulunamayacağı ise henüz belirsiz. Salgının Wuhan’daki deniz ürünlerinin satıldığı bir pazardan kaynaklandığı yönünde bilgiler mevcut. Diğer taraftan yarasa çorbasından yayıldığı yönünde söylentiler de ortalıkta dolaşıyor. Bu arada yüksek sıcaklıklarda virüsler öldüğü için çorbadan yayılmasının mümkün olmadığını da söylemek gerekli. Patojenler avlanan yaban hayvanlarından insanlara çoğunlukla temizleme sırasında eldeki yaralardan ya da solunum yoluyla bulaşabiliyor.

İlk yapılan araştırmalardan birinde COVID-19 virüsünün iki tür yılanda bulunan koronavirüsle yarasalarda bulunan koronavirüsün rekombinant virüsü olabileceği iddia edildi (1). Yarasa çorbasından olmasa da hastalığa neden olan virüsün hayvanlardan bir şekilde insanlara geçtiği kesin. Bu nedenle hastalık taşıyan hayvanlara ya da bu hastalıklı hayvanları yiyen, satan, bir şekilde salgını başlatan insanlara çok fazla kızan var. Haksız da değiller. Ancak insanlar ve hayvanların etkileşimiyle ortaya çıkan, birçoğu da büyük salgınlara dönüşen çok sayıda hastalık var aslında. Değişik tarihlerde Avrupa’da büyük can kayıplarına neden olan veba salgınları, Amerika kıtasının keşfinden sonra istilacı Avrupalı askerlerin taşıdığı çiçek(2), 1918-1919’da 20 ile 50 milyon kişinin ölümüne neden olduğu tahmin edilen İspanyol Gribi(3) bu salgınlara örnek olarak verilebilir. 1940’lardan sonra ortaya çıkan bulaşıcı hastalıkların ise %60’ının hayvanlardan insanlara geçtiği (zoonotik) ortaya kondu (4). Yine aynı araştırmada zoonotik hastalıkların da % 71,8’inin yaban hayvanlarından yayıldığı ifade ediliyor. Bu hastalıkların arasında son 20-30 yıl içinde duyduğumuz AIDS, ebola,ciddi akut solunum sendromu (SARS) koronavirüsü, Batı Nil virüsü, Kırım Kongo Kanamalı Ateşi, kuş gribi, domuz gribi gibi virüs kaynaklı hastalıklar bulunuyor. Aslında hastalıklar hayvanlardan insanlara sadece virüsler değil, çeşitli parazitler, bakteriler, mantarlar gibi mikroskobik canlılar ile de geçebilir. Artık kontrol altına alınan veba, kuduz, tifo, tifüs, şap, çiçek, tüberküloz, kızamık, brusella,salmonella gibi hastalıklar da hayvanlardan insanlara bulaşan hastalıklar. Bu hastalıkların çoğu hayvanların evcilleştirilmesinden sonra insanlara geçti. Çünkü 10.000 yıl önce avcı toplayıcı insan toplumlarının tarıma başlayarak yerleşik düzene geçmesi ve aynı zamanda hayvanların evcilleştirilmesiyle hayvanlarda bulunan patojenlerin et, süt, dışkı, salya gibi yollarla insanlara ulaşması ve bu patojenlerin ulaştığı konakçıda geçirdiği mutasyonlarla insandan insana geçmesi oldukça kolay oldu. 20. yüzyılda yaban hayvanlarından insanlara geçen hastalıkların artmasının nedeni acaba sadece doğrudan yaban hayvanlarının avlanması, yenmesi ve ticareti midir? Yoksa “Gözden kaçırılan başka konular var mıdır?” gibi soruların sorulması ve cevaplar aranması, bu salgınlardan dersler çıkarılması ve gelecekte benzer sorunlarla karşılaşılmaması için gerekli.

Yeni Tarım Alanları, Yerleşim Alanları Kazanırken Sağlığımızı mı Kaybediyoruz?

Öncelikle yaban hayvanlarındaki patojenlerin insanlara bulaşması için insanlarla bu hayvanların bir şekilde etkileşimi gerekiyor. Avlanma ve yaban hayvanları ticareti bunun bir yolu. Ancak tek nedeni değil. Doğada çoğu canlı çeşitli patojenler barındırır. Bunların çoğu da insanlar tarafından henüz bilinmiyor. Hatta gelecekte henüz mevcut olmayan çeşitli virüslerin ortaya çıkması olasılığı da oldukça yüksek. Hayvanlarda bulunan patojenlerin insana kadar ulaşması vektör olarak adlandırılan taşıyıcılar (pire, kene, sivrisinek, karasinek vb.) ile ya da konakçı olarak adlandırılan hastalık barındıran canlılar ile temasla gerçekleşir. Örneğin veba salgınlarında olduğu gibi hastalık taşıyan farelerin hijyen koşulları iyi olmayan kentlerde aşırı üremesi, ticaret ya da savaşlardan dönen askerlerin taşıdığı hastalıklar gibi. Bazen de insanlar doğrudan hastalık taşıyan canlılara (ya da ortamlarına) gidebilir. Bu, yeni tarım alanları kazanmak, odun üretimi ya da madencilik gibi çok değişik amaçlarla doğal alanlara müdahaleler şeklinde olabilir. Örneğin binlerce yıldır mağaralarda biriken yarasa dışkılarını gübre olarak satmak isterseniz, çeşitli patojenleri barındıran bu hastalıkları bir bakıma insanın ayağına getirmiş olursunuz. Başka bir örnek de Malezya’da ortaya çıkan Nipah Virüsüdür. Bu hastalığın meyve yarasalarından evcil domuzlara oradan da insanlara geçtiği biliniyor (5). Doğada karşılaşması çok mümkün olmayan bu iki tür nasıl oldu da karşılaştı? Bunun başlıca nedeninin; insanların yeni tarım alanları, çiftlikler açmak ya da diğer amaçlar için ormanları kesmeleri olduğu söylenebilir. Ormansızlaşma olarak adlandırdığımız bu süreç ile doğrudan yaban hayvanlarının yaşam alanlarına girilerek insanlarla hayvanların temas yüzeyi arttırılmış olur. Sadece ormansızlaşma değil sulak alanları kurutmak gibi doğrudan ekosistemlere müdahaleler de hayvanlardan insanlara hastalık geçme riskini artırıyor. Örneğin doğal ekosistemlere ulaşımı kolaylaştıran yolların yapılması yabani hayvan ticaretini ve avcılığı artırabilir.

Ormansızlaşma, habitat değişimi ve parçalanması ya da bazı ekosistemlerin yok edilmesi dolaylı olarak da hastalıkların yayılmasına etki edebiliyor. Çünkü bu süreçlerle birlikte canlılar göçe zorlanır, biyolojik çeşitlilik kaybı yaşanır, mikroklimatik koşullar değişebilir, yaban hayvanlarının bağışıklık sistemleri olumsuz etkilenebilir ve vektörler çoğalabilir (6). Örneğin ormansızlaşma ve ekosistem tahribatının hastalık taşıyan vektörlerin (anofel sivrisinekleri (7) ya da karasinekler (8) gibi) popülasyon yoğunluklarını arttırdığına dair çeşitli araştırmalar mevcut.

Ekosistemlerin parçalanması ve bunun sonucunda tür çeşitliliğinin azalması ise farklı şekillerde etki yapabilir. Ormansızlaşma ve habitat parçalanması sürecinde hastalık taşıyan konakçıların ya da vektörlerin yok olması teorik olarak patojenlerin de yok olmasına neden olabilir. Ancak bu durumun tam tersi olayların yaşanması olasılığı çok daha yüksek. Küçülen habitatlar doğada karşılaşması mümkün olmayan bazı canlıların bir araya gelmesine ve bu canlılar arasında patojen transferine yol açabilir. Patojenler yeni konakçıda mutasyonlarla evrimleşebilir/dönüşebilir/değişebilir. Seyreltme etkisi olarak adlandırılan bu hipoteze göre örneğin Batı Nil virüsü taşıyan sivrisineklerin biyolojik çeşitliliği düşük habitatlarda virüs için daha uygun konakçı bulma olasılıklarının daha yüksek olduğu belirlendi(5). Ekosistem tahribatıyla vektörlerin ya da konakçıların yırtıcılarının yok olmasıyla bu türlerin aşırı üremeye başlaması ve daha çok bireye bulaşması da mümkün. Besin zincirinin bozulması olarak adlandırabileceğimiz bu süreç ile ülkemizde de zaman zaman yaşadığımız üzere örneğin yılanların ya da tilkilerin ölmesiyle /sayılarının çok azalmasıyla birçok patojen için konakçı olabilen farelerin popülasyonu artabiliyor. Ormansızlaşma ve ekosistem tahribatlarının diğer bir olası etkisi de yaşam alanları yok olan türlerin göçe zorlanması. Örneğin vahşi su kuşlarında bulunan kuş gribi virüsü, sulak alanların yok edilmesiyle göçe zorlanan kuşlarla çok daha geniş alanlara yayılabilir(5).

Özetle ormansızlaşma, madencilik, kentleşme, yeni tarım alanları açma, aşırı odun üretimi, doğal alanlarda yeni yollar açma, tesisler kurma gibi ekosistem tahribatına neden olan insan müdahalelerinin salgınlar üzerinde çoğunu öngöremediğimiz olumsuz etkileri olabilir. Ormansızlaşma ve ekosistem tahribatlarının aynı zamanda iklim değişikliğini arttırıcı yönde etkileri de bulunuyor. İklim değişikliğinin bir sonucu olarak da salgın hastalıklar artıyor ve daha geniş alanlara yayılıyor. Gelecekte bu etkinin daha da artacağını söylemek mümkün.

Değiştirdiğimiz Sadece İklim mi?

Öncelikle iklim değişikliği, ormansızlaşma ve ekosistem tahribatının karşılıklı etkileşimleri bulunuyor. Başka bir ifadeyle ormansızlaşma ve arazi kullanım değişiklikleri iklim değişikliğini arttırırken, değişen iklimler de ormansızlaşmaya ve ekosistem tahribatına neden olabiliyor. Buradan insanlar tarafından doğrudan ormansızlaşma ya da ekosistem tahribatı yapılmasa da sulak alanların kuruması, orman yangınları gibi şiddetlenen iklim değişikliği etkileriyle oluşan ekosistem tahribatlarının da yukarıda açıklanan ekosistem tahribatı-salgın hastalık ilişkisine benzer sonuçlar doğuracağı ortada.

İklim değişikliği halihazırda da insanlarda çok ciddi sağlık sorunlarına yol açıyor. Bunların başında sıcak hava dalgaları, sel ve taşkın, hortumlar, orman yangınları, çığlar gibi iklim değişikliğiyle şiddetlenen ve sıklığı artan afetlerin doğrudan neden olduğu can kayıpları geliyor. Ek olarak başta Afrika ülkeleri olmak üzere kırsal yoksulluğun yüksek olduğu az gelişmiş çoğu ülkede gıda ve temiz suya erişilebilirliği düşürdüğü için de sağlık sorunlarının artmasında etkili. Nitekim Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) iklim değişikliğine bağlı olarak yaşanabilecek su ve gıda kriziyle bağlantılı olarak 2030-2050 yılları arasında yetersiz beslenme, sıtma, ishal ve sıcaklık stresi nedeniyle her yıl 250 bin erken ölüm beklendiğini açıkladı (9). Yine kuraklık ve su kıtlığı ya da sel ve taşkınlarla birlikte kirli sularla bulaşan kolera, dermatit, konjonktivit, salmonella gibi hastalıkların da artacağı öngörülüyor (9, 10).

Öte yandan iklim değişikliğinin doğadaki canlıları göçe zorladığı da biliniyor. Canlılar artan sıcaklıklar nedeniyle enlemsel olarak kuzeye, dağlık alanlarda ise dağdaki daha yüksek rakımlara doğru göç ediyor. Bu göçlerle birlikte patojenler daha geniş alanlara yayılabiliyor. Her canlının aynı hızda göç edememesi nedeniyle patojenlerin yeni konakçılara bulaşması riski de oldukça artıyor. Bu göçler sırasında patojenlerin vektörleri ve konakçıları da yayılıyor. Örneğin sivrisineklerle birlikte Zika ya da Batı Nil Virüsü gibi hastalıklar da daha önce görülmedikleri coğrafyalarda ortaya çıkabiliyor (11). İklim değişikliği nedeniyle göç eden türlerin yollarının insanlarla kesişmemesi neredeyse olanaksız, dolayısıyla daha fazla patojenin insanlara ulaşması mümkün. Bu noktada sadece insan hastalıklarına neden olan patojenlerin değil, bitkilere ve hayvanlara bulaşan hastalık ve zararlıların da artacağını belirtmek gerekli. Bunun da gıda üretiminde azalmalara neden olarak gıda krizini tetiklemesi, bundan öte zararlılarla mücadele için daha fazla kimyasal kullanılacağı için toprak ve su kirliliğine yol açması da kaçınılmaz.

Yine değişen iklim koşullarına uyum sağlayamayan canlıların ölmesi ve göç edememesi biyoçeşitliliği azaltarak seyreltme etkisi yaratacak. Yukarıda da açıklandığı üzere biyoçeşitlilik kaybının neden olduğu seyreltme etkisi de patojenlerin yeni taşıyıcı ve konakçılarla karşılaşması olasılığını yükseltecek. Nitekim Biyoçeşitlilik ve Ekosistem Hizmetleri Hükümetlerarası Bilim-Politika Platformu (IPBES) 2018 yılında dünyada (o zaman) bulunan tanımlanmış 1,7 milyon canlı türünden 1 milyonunun habitat değişimi, iklim değişikliği, kirlilik, aşırı kullanım ve kirlilik nedeniyle yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldığını açıkladı(12).

Hayat döngüsü kısa olan canlıların iklim değişikliğiyle değişen ekolojik koşullara uyum sağlaması çok daha kolay. Örneğin bazı böcek türleri soğuk iklimlerde yılda bir defa döl verirken ısınmayla birlikte bunun ikiye üçe çıkabildiği biliniyor. Kolera bakterisi üzerinde yapılan bir araştırma iklim değişikliğiyle birlikte iklimdekidalgalanmalara karşı duyarlılığının azaldığını ortaya kondu (13). Bunlara benzer örneklerin sayısı artırılabilir. Çünkü doğadaki canlıların tümü için iklim baskın bir faktördür ve evriminden dünya üzerindeki yayılışlarına, metabolizma faaliyetlerinden, fenolojilerine, göçlerine, bazı türlerde cinsiyetlerine kadar canlı yaşamına yön vermektedir. Her türün ekolojisi farklı olacağı için değişen koşullara tepkileri de farklı olur. Örneğin ısınmadan dolayı ayıların yalancı hibernasyon da denilen kış uykusuna yatmadıklarını çoğu insan duymuştur. Konakçı olan bazı türlerin kış uykusuna yatmaması patojenleri daha fazla bulaştırabileceği anlamına gelir.

Özetle doğadaki milyonlarca canlının ekolojisi, bu canlılar arasındaki ilişkiler, iklim dahil diğer abiyotik faktörlerin canlılar üzerindeki etkileri henüz tam olarak bilinmiyor. Bu nedenle insanların doğaya müdahalelerinin sonuçlarının öngörülmesi pek mümkün değil. Ancak günümüze kadar yaşanan ekosistem tahribatları ışığında iyi bir yolda olduğumuz söylenemez. Yapılan her araştırma yeni ufuklar açarken, yeni risklerin de dünyayı beklediğini ortaya çıkarıyor. Örneğin Sibirya’da yapılan bir araştırmada donmuş topraklarda 30 bin yıl önceden kalan 2 virüsü teşhis eden bilim insanları bu virüslerin bulaşıcılıklarını halen koruyor olmasının, küresel ısınmanın sonuçları bağlamında endişe yaratıcı olduğunu ifade ediyorlar (14). Buna benzer olarak buzullarda ya da tropikal yağmur ormanlarının derinliklerinde hangi canlıların (ve de patojenlerin) olduğunu halen bilmiyoruz. Belki henüz ulaşamadığımız yerleri keşfettiğimizde(!) birçok hastalık etmenini de ortaya çıkaracağız.

Tek Bir Afet ile Baş Edemiyoruz, ya Aynı Anda Birden Çok Afet Olursa Neler Olur?

İklim değişikliğinin neden olduğu/olacağı kuraklık, sel ve taşkınlar, sıcak hava dalgaları, gıda üretimindeki azalışlar gibi etkiler salgınların daha hızlı yayılmasına ve uzamasına, alınan önlemlerin etkisiz kalmasına ve toplumun salgınları daha şiddetli hissetmesine yol açabilir. Örneğin COVID-19 salgınında alınacak en önemli kişisel önlem ellerin yıkanmasıdır. Ancak dünyada 785 milyon kişini temiz suya erişimden yoksun olduğu gözden kaçırılmamalı (15). Kuraklık nedeniyle suya ulaşılamaması durumunda kişisel temizlik sağlanamayacağı için hastalık çok daha hızlı yayılabilir. COVID-19 virüsünün sularla yayıldığına dair henüz bilimsel bir veri olmasa da sellerin bulaşıcı hastalıkları daha geniş alanlara yayabildiği biliniyor. Hatta ekstrem bir örnek olsa da aynı anda birkaç salgının olması olasılığı da göz ardı edilmemeli. Yine kuraklık, don, dolu gibi iklim kriziyle oluşan afetler nedeniyle gıda üretiminin azalması gıda arz güvenliği sorunları oluşturabilir. Hatta suya ve gıdaya ulaşamama karantina önlemlerinin delinmesiyle de sonuçlanabilir.

Salgından Ders Çıkarılır Mı?

COVID-19 salgınını atlattıktan sonra sormamız gereken çok soru olacak. Örneğin 1 Aralık 2019’da Çin’de ortaya çıkan bir virüs nasıl oldu da 3 ay gibi kısa bir sürede tüm dünyaya yayıldı sorusu bence virüs hangi hayvandan insana geçti sorusundan çok daha önemli. Cevabının küreselleşme ve tüm dünyada hâkim olan kapitalist ekonomik sistem olduğu açıkça belli olduğu bu soruya yeni sorular da eklenebilir. Örneğin bu salgından bir ders çıkartabilecek miyiz? İklim kriziyle mücadele etmek ve seragazı salımlarını azaltmak için küresel ölçekte adımlar atılabilecek mi? Yapılması gerekenler az çok biliniyor. Örneğin COVID-19 benzeri salgınların bir daha yaşanmaması için yaban hayvanları ticaretinin yasaklanması (16) ve avcılığın önlenmesi ilk akla gelenler. Ancak ekosistem tahribatlarını önlemez ve iklim değişikliğini durdurmazsak bu önlemlerin tek başına yetersiz kalacağı da ortada. Bilim insanlarının yıllardır ekolojik kriz ve iklim krizi ile ilgili uyarıları, bu krizlerin önlenmesi için yaptıkları öneriler karar vericiler tarafından çok fazla önemsenmedi. Geldiğimiz noktada yaşanan salgın musibeti, bilim insanlarının nasihatlerinin daha iyi anlaşılmasını sağlar mı? Bir musibet bin nasihatten iyi midir? Bu şekilde düşünen, dersler çıkaracağımız konusunda ümitli olanlar elbette vardır. Fakat salgın atlatılır atlatılmaz karar vericilerin küçülen ekonomileri büyütmek ve istihdam yaratmak gerekçelerine sığınarak yeni ekosistem tahribatlarına göz yummaları, hatta önünü açmaları olasılığı çok daha yüksek görünüyor. Uzun bir süre evlere kapanan, hayatları için kaygılanan insanların salgın sonrası tüketim canavarına dönüşmesi de mümkün.

Kaynaklar

  1. Ji, W., Wang, W., Zhao, X, Zai, J., Li, X., 2020. Homologous recombination within the spike glycoprotein of the newly identified coronavirus may boost cross‐species transmission from snake to human. Journal of Medical Virology. https://doi.org/10.1002/jmv.25682.
  2. Diamond, J., 2002. Tüfek, Mikrop ve Çelik (Türkçe Çeviri: Ülker İnci). Tübitak Popüler Bilim Kitapları.
  3. Tumpey, T.M., Basler, C.F., Aguilar, P.V., ve diğ. 2005. Characterization of the reconstructed 1918 Spanish influenza pandemic virus. Science, 310: 77-80.
  4. Jones, K.E., Patel, N.G., Levy, M.A., Storeygard, A., Balk, D., Gittleman, J.L., Daszak P., 2008. Global trends in emerging infectious diseases. Nature, 451:990-994.
  5. Keesing, F., Belden, L.K., Daszak, P., Dobson, A., Harvell, C.D., Holt, R.D., Hudson, P., Jolles, A., Mitchell, C.E., Myers, S.S., Bogich, T., Ostfeld, R.S., 2010. Impacts of biodiversity on the emergence and transmission of infectious diseases. Nature, 468:647-652.
  6. Sehgal, R.N.M., 2010. Deforestation and avian infectious diseases. The Journal of Experimental Biology, 213: 955-960
  7. Yasuoka, J., Levins, R., 2007. Impact of deforestation and agricultural development on anopheline ecology and malaria epidemiology. The American Journal of Tropical Medicine and Hygiene, 76: 450-460.
  8. Wilson, M. D., Cheke, R. A., Flasse, S. P., Grist, S., Osei-Ateweneboana, M. Y., Tetteh-Kumah, A., Fiasorgbor, G. K., Jolliffe, F. R., Boakye, D. A., Hougard, J. M., et al. 2002. Deforestation and the spatio-temporal distribution of savannah and forest members of the Simulium damnosum complex in southern Ghana and southwestern Togo. Transactions of the Royal Society of Tropical Medicine and Hygiene. 96, 632-639.
  9. Evci Kiraz, E.D., 2019. İklim Değişikliğinin İnsan Sağlığına Etkisi. İklim Değişikliği Alanında Ortak Çabaların Desteklenmesi Projesi (iklimİN). http://www.iklimin.org/moduller/saglikmodulu.pdf
  10. WHO (World Health Organization), 2017. Ten years in public health, 2007–2017: report by Dr Margaret Chan, Director-General, World Health Organization ISBN 978-92-4-151244-2 © World Health Organization 2017
  11. Troncoso, A., 2016. Zika threatens to become a huge worldwide pandemic. Asian Pacific Journal of Tropical Biomedicine, 6: 520-527.
  12. IPBES (The Intergovernmental Science-Policy Platform on Biodiversity and Ecosystem Services), 2018. https://ipbes.net/news/million-threatened-species-thirteen-questions-answers.
  13. Koelle, K., Pascual, M., Yunus, M., 2005. Pathogen adaptation to seasonal forcing and climate change. Proc Biol Sci., 272 (1566): 971–977.
  14. Legendre, M., Lartigue, A., Bertaux, L., Jeudy, S., Bartoli, J., Lescot, M., Alempic, J.M., Ramus, C., Bruley, C., Labadie, K., Shmakova, L., Rivkina, E., Coute, Y., Abergel, C., Claverie, J.M., 2015. In-depth study of Mollivirus sibericum, a new 30,000-y-old giant virus infecting Acanthamoeba. Proceedings of the National Academy of Sciences of the USA 112: E5327–E5335.
  15. WHO (World Health Organization). https://www.who.int/news-room/fact-sheets/detail/drinking-water
  16. Can, Ö.E., D’Cruze, N., Macdonald, D.W., 2019. Dealing in deadly pathogens: Taking stock of the legal trade in live wildlife and potential risks to human health. Global Ecology and ConservationVolume 17, e00515.

(Prof. Dr. Doğanay Tolunay – İklim Haber)