Seçkin Barbaros / KOS Medya

Servet-i Fünun Edebiyatı’nın önemli temsilcilerinden olan Cenab Sehabeddin “hiçbir hadisenin memba ve mansabını keşfedemezsiniz.” der. Yani hiçbir hadisenin doğduğu yeri ve aktığı yönü keşfetmek mümkün değildir. Ondan yıllar sonra bu kez İttihat ve Terakki Cemiyeti karşıtı Refik Halit Karay başka bir konuya vurgu yapmak üzere “Gece denilen kaynaktan çıktık, membaımız odur. Mansabımız da yine gece dediğimiz umman olacaktır” der. Geceden geldik akışımız yine geceye olacaktır.

Arapça kökenli iki kavramla yazarlardan biri felsefi diğeri sufi kavramlar içinde gezinmeye çalışarak kendi fikri dünyalarını ifade etmeye çalışmışlar.

Suyun kaynağını ifade eden memba ile aktığı yönü veya başka akarsularla birleştiği noktayı ifade eden Mansap edebiyattaki yerini bu şekilde alırken insanlık yeryüzünün en büyük hadiselerinden biri olan suyun kaynağını da mansabını da çoktan buldu.

Bulduk da iyi mi yaptık?

Önce mansabına set yaptık, yetmedi menbaına göz koyduk.

Bir alegori yapmak gerekirse Cenab Sehabeddin’i çürütürken Refik Halit Karay’ın insanına ulaştık: Membaı da Mansabı da karanlık olan insana.

İnsanın suyu kaynağında yok ederek kendisi için bir krize dönüştürmesi ne tuhaf!

Ormanlar ve fundalıklar kesildi, havzalar yapılaşmaya açıldı. Akarsuların akış yönü kanallarla kendi istediğimiz yöne doğru götürüldü. Ama yetmedi. İhtiyaçlar artı. Sular yavaş yavaş azaldığında bu kez akarsuların üzerine setler koyduk, suyu tutmaya çalıştık. Ama yine yetmedi. Çünkü ihtiyaçlar biraz daha arttı. Bu kez suya başka setler çekerek enerji üretmeye çalıştık. Tutmaya çalıştığımız suyu kurutur olduk. İhtiyaç devam edip de su kurumaya başlayınca bu kez sondajlarla yeryüzünü delik deşik edip yeraltı sularını bulup yeryüzüne çıkardık. Tesisler kurup suyu şişeledik. İnsanlık bu şekilde barajlarla, HES’lerle, sondajlarla, dolum tesisleriyle yeryüzünde büyük bir su kriziyle karşı karşıya kaldı. Üstelik bu krizden diğer tüm canlılık da payını alıyor.

Şimdi devletlerin ve şirketlerin aklına dev su projeleri geliyor. Sınır aşan akarsuları sınırda tutmaya çalışan projeler, başka coğrafyalardaki su varlığını satın alan gasp projeleri, membaına kurulan dev barajlar vs vs.

Her şeyde olduğu gibi suda da konu aynı; Krizi yaratanlar krizi yönetmeye çalışınca kriz daha da büyüyor. Ve kriz toplumu da kendi üzerine düşen vazifeyi kusursuzca yerine getiriyor.

Olası bir su kesintisi için evine su stoklayan, ömrü hayatında çeşmeden su içmemiş olan, suyu sadece ambalajında gören yeni nesil insanlık bu projelerin en büyük destekçisi konumuna düşüyor. Kendi gündelik hayatındaki kesintiler büyük bir korkuyla beslenen toplum dev enerji ve su projelerinin destekçisi oluyor.

Tüm yaşananların arasında inatla akmaya devam eden Rezve deresinin kenarındayım. Dev baraj projesiyle karşı karşıya olan Rezve nasıl da soğuk akıyordu. Menbaı Mahya Dağı mansabı Karadeniz olan Rezve’nin şu anki ve baraj sonrası yolculuğunu düşünüyordum. Kayın ve Meşe ormanlarının sardığı Karanlık Vadi’de aklıma düşen bir soru ile ayağa kalkıp Rezve’nin Menbaına doğru yürümeye başladım.

İsmini Bulgarca Strandja’dan alan Istranca Ormanlarında ne kadar yol yürüdüğümü, nerelerinden geçtiğimi bilmiyorum. Sonu gelmez bu yolculuk esnasında sayısız küçük derelere sapıp yolumu kaybettim. En nihayetinde Hayy’dan geldi Hû’ya gidiyor diyerek kaynağa ulaşamadan geri dönüş yolunda kendimi teselli etmeye çalıştım. Kayın ağaçlarının sakladığı küçük bir suyolundan Rezve’nin yatağına doğru indiğim esnada dengemi kaybederek kendimi Rezve deresinin içinde buldum.

İki derenin buluştuğu yerdeydim. Bu buluşma bir çarpışma değildi iki derenin birbirinin etrafında dönerek birleşmesi şeklindeydi. Rezve miydim yoksa Velika mıydım bilmiyorum. Hangisiysem olmadığım ile buluşuyordum. Etrafımdaki yavaş dönüşlerim hızlanmaya başladı. Zihnim bulanmaya başlarken ilk açıklıktan çıkarak kendimi dere yatağında akarken buldum. Ne bir acı ne bir koku duyabiliyordum. Kendimden geriye bilincim kalmış gerisi yitip gitmiş gibiydi.

Nereye ulaştığımı bilmez öylece akıyordum. Olduğum yerlerin kayın ve meşe ağaçları ile kaplı bir orman olduğunu biliyordum. Arada tek tük zihnimin içine doğru ulaşan varlıklar dere kenarındaki kızılağaçlarının rüzgârda savrularak düşen tohumları olmalıydı.

Istranca Ormanları’ndaki dere yatağında çarptığım hiçbir şey acı vermiyordu. Ağaç kökleriyle karşılaşmalar esnasında ya da derenin üzerine devrilmiş bir gürgen dalıyla karşılaştığımda ya onu aşıyor ya da sağından ya da solundan kimi zaman da altındaki bir boşluktan geçiyordum. Karşılaştığım her varlık her durum sayısız hücremi birbirinden ayırırken bir şekilde yatağımdaki yolculuk devam ediyordu. Yitip gidenler neydi? Kolum mu, bacağım mı, başım mı, Ellerim mi? Yoksa bilincim miydi geride kalan bilmiyor ve aldırış etmiyor akmaya devam ediyordum.

Bazen toprak yüzeye sıçrıyor, çiçeğin yaprağından nemli toprağa ulaşıp daha önce hiç bilmediğim küçücük yer altı oyuklarından yeniden yatağıma ulaşıyordum. Sağa ve sola doğru kıvrılan yatakta müthiş bir haz ile ve durmaksızın akıyordum. Ve Haykırıyor, çığlık atıyordum. Zihnim adeta nuş ediyor vecd haliyle dolup taşıyordu. Akmaktan bir an olsun vazgeçmek istemedim. Kendimi güneşin ısısını verdiği kayaların üzerine bırakıp, buhar olup yatağımdan ayrılmak istemedim hiç. Buhar olmak istemiyordum. Dere yatağımda akarak ummana ulaşmak ve ummanı ardıma alıp okyanusla buluşmak istiyordum.

Kimi zaman küçük kimi zaman yüksek yerlerden aşağıya kendimi bırakıyordum. Uçuyor gibiydim. Kendimi bıraktığım yerde bıraktığımız gürültüyü duymamla akmaya devam etmem bir oldu. Aşağı düşen ben gibi kaç varlıktık? Tek miydik çok muyduk?

Kaç kez yatağımdan ayrılıp başka yataklardan devam etti yolculuğum hatırlamıyorum. Kimi zaman yeraltı sularına karışıyor ve kaynaktan fışkırarak dere yatağına dönüyordum tekrardan.

Birdenbire ne oldu anlamıyorum, akışım yavaşlamaya başladı.

Yatağım genişledikçe daha da yavaşlamaya başladım. Ve aniden ne olduysa akışım durdu. Kendimi akmaya zorluyorum ama mümkün olmuyor, gücüm yetmiyor. Yatağımı kaybettiğimi anladım. Akıntısı olmayan bir suydum ve yeniden yatağıma ulaşmak için beklemeye başladım.

Bekledim. Çok fazla bekledim. Kaç mevsim döngüsüne girdim, çıktım ve bekleyişim bir türlü bitmedi. Kaynağı bilinmez yatağımın soğuk suyu idim. Burada üşümeye başladım. Titriyor ve bekliyordum. Kaynağı bilinmez uzun yolların yolcu’su idim. Beklerken yoruldum. Ağırlaştım. Yavaş yavaş bulunduğum yerin tabanına doğru çekildiğimi hissetim. Ne akabiliyordum ne karşı koyabiliyordum.

Bilmediğim bir yerin dibine doğru çekiliyordum. Tabandaydım. Belki bilinmez bir başka boşluktan yatağıma doğru ulaşabilirim deyip toprağın içinde süzülmeye çalıştım ama olmadı. Toprak sertti ve ben yorgundum. Artık akmaz bir halde zihnimi yitiriyordum.

Ölüyordum.

Tek istediğim kendimi güneşin ısıttığı bir kayanın üzerine bırakmaktı.

Önce Umman silindi zihnimden ardından okyanus. Derken zihnim parçalandı.

Su içmek istedim.

Su olup susamak ne garip bir şey?

Gök gürültüsünü duyuyordum. Yağmur yağıyor olmalıydı şimdi. Yüzeye ulaşmak en azından yağan yağmur damlalarının zihnime ulaşmasını istiyordum. Gökyüzünde sayısız yolcu nuş edecekleri yatağa ulaşmaya çalışıyordu.

“Yanlış yerdesiniz. Burası yatak değil. Buraya gelmeyin. Kaçın!” diye bağırmak istiyorum ama gücüm yoktu. Ne kadar zaman geçti bilinmez günler haftalar aylarca yağan yağmurun ardından bulunduğum yerin tabanından yavaş yavaş yükselmeye başladım. Ne olduğunu bilmiyorum ama yükseliyor ve çok yavaş bir şekilde akmaya başlamıştım.

İlerledim biraz daha ilerledim. Her şey çok yavaş ilerliyordu. Neden yavaş akıyordu herşey? Sesler duymaya başladım. Bu sesi tanıyordum. Akışın sesiydi. Tüm gücümü kullanarak kendimi ileriye attım ve aniden aşağı doğru düştüm.

Kaybettiğim yatağıma ulaşmıştım yeniden.

Günler boyu ben akmaz halde beklerken olanlar olmuş; Rezve sel olup taşmış, Velika fırtına olup taşmıştı ve yatakları üzerindeki her şeyi yıkıp geçmişlerdi.

Çok mutluydum. Yeniden bağırmak ve haykırmak istiyordum. Yatağıma sığındım ve ısındım. Ardından yorgunluğumu bırakarak vecd haliyle kendimi derenin kenarında duran büyük kayın ağacının köklerine çarparak yükseğe fırladım. Güneşi hissettiğimde kendimi göç göç çiçeğinin* yanındaki kayaya doğru bırakıyordum. O esnada Rezve’nin hırçın, kızgın, öfkeli, heyecanlı sesi yankılanıyordu Istrancalar’da:

“Ben gibi akmayan canın beni durdurmaya gücü yetmez.”

Kendime geldiğimde göç göç çiçeğinin yanında duruyordum. Kayanın üzerine çökmüş ellerimi dizlerimin üzerine bağlamış ıslak vücudumu güneşin altında ısıtmaya çalışıyordum.

Rezve’ye sorduğum soruyu bu defa kendime sordum; Su olsam akmaktan yorulur muydum?

Cevabını bulmuştum ve gülümseyerek göç göç çiçeğine bakıyordum. Diken Kelebeği göründü gözüme. Kondu sakince çiçeğe. Ona bakarken kelebeklerin muhteşem yaşam döngülerini düşündüm.

*Göç Göç Çiçeği: Çiğdem çiçeği. Özellikle batı akdeniz bölgesindeki yörükler tarafından kullanılır. Yörükler için Sarı Çiğdem çiçeğinin açması göç döneminin geldiğine işarettir.

Yukarıdaki görsel: Grażyna Smalej: River

Aşağıdaki görsel: KOS Medya