Kanal ile ilgili mikrofon tutulduğunda, hemen her yerleşimden aynı serzeniş yankılanıyor: “Burası bizim ata-dede toprağımız”… Kim bu atalar, dedeler? Bu yerleşimleri kimler kurdu? Nasıl kurdular? Yeniköy’ü her ziyaretimizde sohbetlere nerdeyse dakika başı ara vermek zorunda kalıyoruz çünkü 3. Havalimanı’na inip kalkan uçakların gürültüsü araya giriyor.

BAŞLARKEN…

Kenti metalaştırarak ve kentin arazileriyle topraklarını sömürgeleştirerek birbirlerini besleyen ama aynı zamanda birbirlerinden beslenen üç kentkırım proje arasında sebep olacağı katliamın devasa kapsamı ve boyutuyla öne çıkan Kanal İstanbul’un-diğer iki proje, 3. Köprü -Kuzey Marmara Otoyolu ve 3. Havalimanı’dır- geri dönüşü olmayan ciddi etkileri, riskleri ve tehditleri, çılgın proje olarak açıklanışından bu yana bilim insanları, uzmanlar, meslek odaları, kent-ekoloji örgütleri ve ilgili çevrelerce tartışılmakta; kıyımlar projesine karşı kamuoyu uyarılırken iktidara da projeden vazgeçmesine yönelik çağrılar senelerdir yapılmakta. Yerel yönetimin muhalefete geçmesiyle bu eleştiri ve ikazlara Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun şahsında İstanbul Büyükşehir Belediyesi de eklendi. Bu bağlamda, ekonomiden ekolojiye, uluslararası sözleşmelerden Türkiye’nin dış politikasına, deniz ekosistemine, fay hatlarından depreme, susuzluktan tarım ve hayvancılığa ve sayamadığımız birçok etmene, geniş bir yelpazeden Kanal İstanbul masaya yatırıldı, irdelendi, irdeleniyor. Nitekim, ilgili kurumların, ekoloji örgütlerinin, meslek odalarının, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Kanal İstanbul raporları projeyi enine boyuna didikleyip inceleyen değerli çalışmalar.

Öte yandan, projenin yıkıcı etkilerine yaşamlarında ve yaşam alanlarında maruz kalacak olan yerel nüfuslar, senelerdir bu itirazlarda veya raporlarda hak ettikleri yeri bulamadılar. Tarım ve hayvancılıkla geçinmeleri hasebiyle sadece tarım-hayvancılık-istihdam başlıkları altında geçiştirildiler. Bir de, kimi akademisyen ve uzmanın dikkat çektiği yerinden edilmeler çerçevesinden tartışmaya dahil olabildiler. Bu çalışmalar, yerinden edileceklerin sayılarına odaklandığından burada da salt rakamlar konuştu. Dışardan kolaycı bakışlar ise her zamanki gibi ya son seçimde verilen oyların hesabını yapmakta ya yöre halklarının projeye karşı çıkmayışını sorgulamakta ya da kıymetlenen arazilerin rantına bakıp yerel halkın memnuniyetinde karar kılmaktalar. İnsan faktörü onlar için bu kadar.

Öte yandan, yerel topluluklarla buluşma, konuşma, dertlerini anlama yönünde atılan adımları yok sayamayız. Başta İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı İmamoğlu, büyükşehir yetkilileri, yöreye gerçekleştirdikleri ziyaretlerle Kanal’ın yıkıcı etkilerini anlatıyor, yerel nüfuslara kulak verip fikir alışverişinde bulunuyor ve yerelin örgütlenmesine uğraşıyorlar. Medya, belgeselciler, araştırmacılar, ekoloji örgütleri yerelin sesine kulak veriyor, projeye yönelik olumlu / olumsuz görüşlerini kayda alıyorlar. Gerçekleştirilen toplantılarla, mülakatlarda, sorular, sorunlar ortalığa dökülüyor, tartışılıyor. Bunların her biri hiç kuşkusuz değerli çabalar ancak hiçbiri yukarıda altını çizdiğimiz boşluğu doldurmuyor. Katil projenin birebir etkileyeceği bu yerel toplulukların ne kimler olduklarını, ne kökenlerini ne de geçmişlerini, tarihçelerini biliyoruz. Hangi ağacı, suyu, yabanılı, kuşu, flora faunayı…kaybedeceğimizi senelerdir biliyoruz ama kimleri kaybedeceğimizden bihaberiz. Oysa Kanal ile ilgili onlarca soru, sorun tartışıldığında ya da onlarca soru, soruna mikrofon / kamera tutulduğunda, hemen her yerleşimden aynı serzeniş yankılanıyor: “Burası bizim ata-dede toprağımız”. Bununla birlikte, bu sesleniş neredeyse hiçbir zaman karşılığını bulamıyor. Kim bu atalar, dedeler? Bu yerleşimleri kimler kurdu? Nasıl kurdular? Ziyaretçiler, her mülakatta veya toplantıda dile getirilen bu serzenişi kale almadan dönüş yoluna koyuluyorlar. Kanal, kent gündeminin önemli bir parçası olurken, etki alanındaki yerleşimlerde yaşayanların tarihçeleri ve geçmişleri, gündemde cim karnında nokta yer bulamıyor.

Bu yazı dizisi, böyle bir kaygıdan yola çıkmış ve tepeden inme kentkırım projeyle ata dede topraklarından sürgün edilme tehdidi altındaki nüfusların, bu özgün mekânda varlık bulanların ve o mekânı var edenlerin kimler olduklarını öğrenmeyi dert edinmiş bir sözlü tarih araştırmasına dayanmaktadır1. Kentkırsal mekânın onlarca hatta kimi yerleşimlerde yüzlerce yıla dayanan tarihçesini, mekânda biriktirilen anılardan süzülen kolektif hafızasını, hafızadaki kırılma noktalarını ve elbette ataları, dedeleri, kurucu babaları… ile buraların kimlerin toprakları, kimlerin köyleri olduğunu anlama ve anlatma gayretidir. Kuzey Ormanları nasıl ki bir ekosistemdir, o ekosistemde yer alan yerleşimler de bir ekosistemi oluşturmaktadır. Kuzey Ormanları yerleşimleri ekosistemi yitirildiğinde kentin ruhunun ve her birimizin ne kadar eksileceğini anlamak için yerel nüfusların anlatılarıyla geçmişe gideceğiz.

YERLEŞİMLERİN GENEL TARİHÇELERİ

Bugün başta Kanal, mega projelerin baskısı altındaki Kuzey Ormanları yerleşimlerinin geçmişleri Osmanlı dönemine dayanmakta, bazı köylerin kuruluşları Fatih devrine kadar gitmektedir. Nitekim Baklalı, Dursunköy, Boyalık gibi kendilerini “gacal” -dışardan göçle gelen değil, o yerin yerlisi-olarak tanımlayan yerleşimler, Fatih Sultan Mehmet’in sur dışını iskân ettirdiği zaman kurulmuş olabilirler. Fatih’in sur içi kadar sur dışının iskânının gelişmesine önem vermesinin bir nedeni buraların güvenliğinin temini ise ikincisi bölgenin bereketli topraklarından faydalanılarak İstanbul’un gıda ihtiyacının sağlanmasıdır. Burada bir parantez açarak, kent içi veya kente yakın tarımın yaşamsal önem kazandığı iklim krizi ve pandemi çağında, her vesileyle Fatih’i dile getirenlerin, sur dışı tarım arazilerinin İstanbul için hayati önemini yok sayarak buraları rant uğruna betona gömme emellerini zikretmeden de geçmeyelim.

Sur dışı bölgesinde yer alan ve Terkos Nahiyesi’ne bağlı olan Haslar Kadılığı, bugünün Arnavutköy, Eyüp Sultan, Büyükçekmece, Küçükçekmece, Çatalca ve Silivri ilçelerini kapsayan geniş bir coğrafyaya yayılmıştı. Belgelere göre, XVI. yüzyıl sonu ve XVII. yüzyıl başlarından itibaren bölgede askeri sınıftan kişilere ait çiftlik ve mandıraların sayılarında artış görülmektedir. Bu özel çiftliklerin yanı sıra bölgede Hazine-i Hassa ile Saray mensuplarının çiftlikleri de bulunmaktaydı. 1774 tarihinde imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması’ndan itibaren Kırım’dan Anadolu’ya göçler başlamış, göç dalgaları önce Osmanlı-Rus Savaşları ve Balkan Savaşları nedeniyle gelen nüfuslarla ve daha sonra Bulgaristan ve Yunanistan ile yapılan mübadele antlaşmalarıyla devam etmiştir. Osmanlı döneminde, Haslar Kadılığı’nda bulunan devlet ve özel çiftlik arazilerine göçlerle gelenler iskân edilmişler; böylece bölgenin demografik ve toplumsal yapısı değişime uğramıştır2. Geçmişleri bu çiftliklere dayanan Kuzey Ormanları nüfuslarının önemli kısmı, atalarından öğrendikleri tarım ve hayvancılığı sürdürerek, İstanbul’un meyve sebze ihtiyacını ve et ve süt ürünlerini karşılamaktadırlar.

1950’li yıllar, tarımdan kopuşla Anadolu’dan büyük kentlere göç yıllarıdır. Bölge de nasibini almış ve çoğunlukla Balkanlardan gelen ailelerin yaşadığı homojen bir demografiye sahip iken, Anadolu’dan göç eden nüfuslarla çok kültürlü heterojen bir yapıya dönüşmüştür. Bugün Kuzey Ormanları yerleşimlerini barındıran ve 22 Mart 2008’de ilçe olacak olan Arnavutköy’ün demografik yapısındaki değişim, 1987’de belde statüsüne geçerek yerel hizmetlere kavuşmasıyla hızlanmıştır. Kanal İstanbul ÇED Raporu’na (2019) göre ilçenin bugünkü nüfusu 261 bin 655 olup kırsal kesim ağırlıklıdır. Arnavutköy’de nüfusa kayıtlı illerin dağılımları incelendiğinde, gacal köylerini ve Balkanlardan göçlerle gelen nüfusları kapsayan İstanbul kayıtlılar 30 bin 751 kişiyle başı çekerken hemen ardından 28 bin 627 kişiyle Erzurum gelmektedir. Sinop 16 bin 124 ile üçüncü sırada yer almakta, onu Kastamonu, Samsun, Ordu gibi Karadeniz illeri takip etmektedir.

Bölgeye ilk yerleşen nüfuslardan bakarsak, nasıl bir kaderdir ki savaşın ve göçün çocuklarının3 torunları, bugün, dedeleri ve nineleriyle aynı alın yazısını paylaşarak onlar gibi savaşın ve göçün çocukları olma yolundadırlar. Karşılarında, askeri, topu tüfeğiyle ne bir ordu ne de onyıllar /yüzyıllar öncesinin savaş durumu vardır; ancak, ayrıcalıklı imar planlarından, ayrıcalıklı yasalara, acele kamulaştırmalar gibi yasal araçlara, çeşitli baskı mekanizmalarına, iktidarın kendisine sunduğu sınırsız olanakları kuşanmış küresel sermaye, yerelin ata dede mirası topraklarına, yaşam alanlarına savaş açmıştır. Bu özgün kentkırsalının arazileri emlak bürolarında el değiştiren metalara dönüştürülmektedir. Kanal inşa edilemese de yeni imar planları vasıtasıyla yerleşimler üzerinde yapacağı tahribatı zaten gerçekleştirme yolundadır. Kuzey Ormanları’nın bereketli yerleşimleri, spekülatif bir emlak pazarına dönüştürülüp yağmalanırken, bölgede yaşama dair ne varsa göç yolları gözükmektedir. Bir sonraki aşama, dünya üzerindeki benzer örneklerde gördüğümüz üzere, Kuzey Ormanları yerleşimlerinin, ormanları, sahilleri, su kaynakları, bereketli topraklarının finansallaştırılıp birer kağıt parçasına, finans varlığına indirgenmesidir.

Mecazen de gerçek anlamıyla da yaratılmakta olan bu ‘tabula rasa’ üzerinden yeni kentler yükselecektir. Nasıl ki bugün 3. Havalimanı’nı kullananlar, o pistlerin altında yörenin kolektif hafızasına nakşolmuş dünyalar güzeli bir gölün, Kulakçayırı’nın naaşının yattığını bilmiyorlarsa, ileride bu kentlere gelenler veya yerleşenler de, bu beton ucubelerinin kimlerin ata dede toprakları üzerine, kimlerin tarihleri, geçmişleri pahasına inşa edildiklerini bilmeyecekler. Mekânın yok edilişiyle yörenin kolektif hafızası sıfırlanmış olacaktır.

KUZEY ORMANLARI YERLEŞİMLERİ

►Gözden Çıkartılan Yerleşim: Yeniköy

“Hayvanlarımız gitti; meralarımız gitti. Hazine yerleri gitti; kendi arazilerimiz gitti. Kendimi nasıl hissediyorum biliyor musun? Hani bir lodos eser de kum tanelerini alır savurur da o kum tanesi nereye düştüğünü bilmediği gibi ben de oradayım4”.

Yeniköy’ü her ziyaretimizde sohbetlere nerdeyse dakika başı ara vermek zorunda kalıyoruz çünkü 3. Havalimanı’na inip kalkan uçakların gürültüsü araya giriyor. Sohbet bir yana, Yeniköylü, gürültüden geceleri de uyuyamıyor. Topraklarına konuşlandığı Yeniköylüye huzuru da uykuyu da dar eden canavar, Yeniköy’ün güzelim sahilini, kumsalını, meralarını ve tarım arazilerini de yutmuş. Atadan dededen tarım ve hayvancılıkla geçinen köyde 20 mera varken, acele kamulaştırmalarla el konunca hayvancılık neredeyse bitmiş. Göl ve göletlerinin havalimanı hafriyatıyla doldurulması da mandacılığa son darbeyi vurmuş. Yeniköylünün sadece sahili, meraları, göletleri, huzuru ve sağlıklı çevrede yaşam hakkı değil, geçim kaynakları da gasp edilmiş. “Bizi gözden çıkardılar” cümlesi ziyaretlerimizde en sık telaffuz edilen cümleydi. “Bu köy yerinden kalkacak, gidecek” yorumunu da kahvehanelerde duyduk. Hep aynı duyguyla ayrıldık; umutsuzluk ve çaresizlik havada asılı duruyordu, hissetmemek imkânsızdı. Mega projelerin savurduğu “kum taneleriydiler”. Nitekim Yeniköylü haklı çıktı; gözden çıkartılmışlardı. Kanal’ın imar planlarına göre Yeniköy lojistik bölge ilan edildi. Resmi bir kâğıt parçasında yer alan iki sözcük, sadece iki sözcük, tüm o zahmetli yollar, yolculuklar, kayıplarla örülen ve ata-dedelerin onca çaba ve çilesinden yoğrulup torunlara sunulan bir yaşamı birden bire yerle yeksan ediverecekti!

1923’te imzalanan Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi doğrultusunda ülkeler kendi yurttaşlarını din temelli bir zorla göçe tabi tutmuş; dolayısıyla, Yunanistan’dan göç ettirilen Müslüman nüfuslar arasında Türklerin yanı sıra Pomaklar, Ulahlar, Arnavutlar ve Patriyotlar da bulunmaktaymış. Ana dilleri Rumca olan Patriyotlar, Selanik’ten gelerek Yeniköy’e yerleşmişler. Evlerine konuk olduğumuz ailenin anneleri, “Babaannemle annemin bir amcası vardı, onlarla konuşanlar, derlerdi ki siz çift dünya yaşamış insanlarsınız”, diye söze giriyor. “Çok savaş görmüşler, bozguna uğramışlar. Zeril zeril geldiler buralara, bir sürü çoluk çocuk, öyle. Çiftçilikte çalıştılar; çok yıprandılar” diye devam ediyor. Her gittiğimiz kapıda, kahve sohbetlerinde, o hikâye aynı. Savaşlar, kırımlar, acılar, zorluklarla dolu yaşamlar ve göç öyküleri: “Biz köy olarak 500 kişi, en az 150-200 kişi yolda ölüyor. Gelmişler Selanik’e, iki, üç ay gemi beklemişler. Açlık, sefalet! İngiliz gemileri, o günün şartlarında yük gemileri gelmiş. Koyun sürüsü gibi insanları koyup! Korkunç acılar yaşandı”. Yeniköylüler, memleketlerini terk ederken geri döneceklerine o kadar inanmışlar ki hayvanlarını konu komşuya emanet edip askıda ceketlerini bile bırakmışlar.

Onlarınki yüzlerce yıl kök salınmış topraklardan başka topraklara meşakkatli bir göçün ve zor yaşamların hikâyesi. Atalar, dedeler, memleketlerinde yaptıkları tarım ve hayvancılığa Yeniköy’ün verimli topraklarında devam ederek yaşama tutunmuşlar. Ve zaten ilk gönderildikleri yeri beğenmeyip Yeniköy’e gelmelerinin nedeni de burasının tarım hayvancılık için elverişli bir yer olmasıymış. Onca yokluk yoksunluğa rağmen sabırla, inatla Yeniköy’de bir yaşam alanı kuran dedelerden torunlar öğrenmiş, sıraları gelince de tarım ve hayvancılığı devralmışlar. İstanbul’un tarım, hayvan ürünlerini temine devam etmişler. Önce 70’li yıllarda açılan kömür ocakları ilk darbeyi vurmuş, sonra 3. Havalimanı ve şimdi de Kanal’ın lojistik bölgesi ilanıyla altın vuruş gelmiş. Nasıl bir paradoks ise, ataların dedelerin kaderi torunları da bulmuş. Artık onlar da savaşın ve göçün çocuklarıdır!


12019 Eylül sonundan Aralık ortasına kadar Kuzey Ormanları’nın 8 yerleşiminde, Mekanda Adalet Derneği-MAD araştırma destek programı kapsamında yürüttüğümüz sözlü tarih çalışması: “Kuzey Ormanları Yerleşimlerinde Sözlü Tarih: Kimin toprakları; kimin köyleri? Ağaçlı, Yeniköy, Karaburun, Durusu, Balaban, Tayakadın, Baklalı Dursunköy”.

2T. Koltuk ve A.S. Sağlamçubukçu Osmanlı Belgelerinde Arnavutköy. TC Arnavutköy Kaymakamlığı (2013).

3Arnavutköy Belediyesi yayınlarından N.Yılmaz ve A.Pamuk tarafından yazılan aynı adlı kitaptan esinlenilerek: Geçmişin Sesinden Arnavutköy: Savaşın ve Göçün Çocukları (2015)

4İ.Azem (Yönetmen); 3.Havalimanı İnşaatı-Mayıs 2015. Kibrit Film

(Cihan Uzunçarşılı Baysal – Birgün Pazar)